Metin Çalışkan: Yağmurcu

yağmurcu

  Dur bakalım, ne demişti Sait otogarlar için? Onu karşıladığım (nereden geldiğini unutmuşum), köfte ekmek yediğimiz o soğuk Istanbul akşamı. Tabii benimkisi bol soğansız, Sait’in ise neredeyse soğan ekmek kıvamında. Sait bayılırdı soğana, ben mi, onun aksine hiç sevmezdim. Ona göre öykülerimin kötü olmasının nedenlerinden biri buydu. Soğan sevmemem. Diğeri ise…

  Otogarları, demişti dişine yapışmış maydonoz eşliğinde. Upuzun boynu, alt dudağındaki dikiş izi, siyah gözleri delip geçmişti ruhumu.

  “Otogarlar insana gitme cesareti veren kent mabetleridir. En korkağı bile şurada iki dakika dursun, şehri terk etmek gelir içinden” diye söylemişti, sigaradan, fazlaca kadın öpmekten, ayrılık şiirleri okumaktan çatlayan, kalınlaşan sesi ile.

  Dediklerini düşünüp ayranıma sarılmıştım. Sait haklıydı. Otogara girdiğim an, bunca insan, üstelik bu buz gibi, mendebur, sinsi gecede bile gidebiliyorsa ben de yapabilirim, diye geçmişti aklımdan.

  Heyecanlanmıştım.

  Sait’in derinden derine düşündüklerimi, anlamlandıramadığım tespitlerimi  dile getirmesinde farklı bir büyüleyicilik vardı. Nasıl yapıyordu bilmem. Belki insan okumasındaki ustalığı bu alana da nüfuz etmişti.

  “İkincisi ne?” diye sordum Sait’e. Önce şaşırdı, büyük ihtimal karşımızdaki esmer, bıyıklı, epey kilolu, türkü fısıldayan, elindeki maşayı bir müzisyen titizliği ve ustalığıyla kullanan köfteciyle alakalı bir öykü kurmaktaydı.

  Şaşkınlığı geçti..

  Cemal, diye söze başladı. Bir yarım daha ısmarlamıştı kendine.

  “Cemal, sende insan yok. Ne sende, ne okuduklarında, ne de yazdıklarında. Bir yere gittin mi ilkin o yere dikkat kesiliyorsun. Hangi zamandaysan onu didikleyip duruyorsun. Kentler, insanlarından evvel geliyor senin için. Tanımadığın kimsenin yüzüne bakmıyorsun. Merak etmiyorsun onları. Hani sanki, sen de bir insandan ziyade açık alan bir mekan, kaygılı bir zamansın. Bilmiyor musun ki insan olmazsa hikaye yoktur.”

  Sustu. Sınırı aştığını zannetmiş olmalıydı. Aşmamıştı

  Bütün gece konuşmadık. Ben, denizin, dalgaların, yıldızların tadını çıkardım, Sait yüzü uzun, yüzü yuvarlak, endişeli, rahat, topuklularıyla, uzun uzun pardösüler giyinmiş insanlarının.

  Ertesi gün Sait’i yolcu ettim (nereye gittiğini unutmuşum), Çirkin Şairler Sokağı’na uğradım. Kıraathaneye girdim. Sait’in söylediklerine de uyan lakin özüme uygun bir hikaye yazmaya karar vermiştim. Oturup etrafı gözlerken, yıllardır yağmur yağmayan sokağın, yıllardır şairlerin doldurduğu kıraathanesinin yardımıyla aşağıdakileri kaleme aldım.

                                     *

  Çirkin Şairler Sokağı’nı hakikaten şairler mi kurmuştu? Eğer öyleyse hangi şiirler üzerine inşa edilmişti şu baldırı çıplak kaldırımlar, gökkuşağı yoksunu evler.

  Şu daracık gökyüzüne ne demeli, koyun koyuna geçmiş, az biraz yaklaşsalar sevişecek evlerin içlendirdiği gökyüzüne, şiirlerle alakalı ne demeli?

  Bir şey dememeli.

  Demedim ben de…

  Fazla kurcalamadım tarihini, şeceresini. Surlarını, nasıl fethedildiğini filan incelemedim. Yürüdüm, sokağın sonundaki kıraathaneye girdim. Canım sıkıldıkça dışarıyı görebileceğim, canım sıkılmadıkça içeridekilerle yabancı ahbaplıklar edebileceğim bir kenara oturdum.

  Kimse bana dikkat etmemişti, tüm masalarda hararetle bir şeyler tartışılıyordu.

  “ Muhsin ne alakası var güzelliğin çirkinlikle.” diyordu kırklı yaşlarında kitap ayracına benzer bir ömür sürdürdüğüne neredeyse emin olduğum, gözlüklü, kısa boylu, cılız, bol öksürüklü bir adam.

  Muhsin oraletini kafaya dikip  iyice cesaretlenmişti. Fikrimdeki, tasarılarımdaki hiçbir Muhsin’e benzemiyordu bu Muhsin. Eğri miydi büğrü müydü, ince miydi kalın mıydı, kapı gibi miydi  menteşe gibi mi…

  “ Ahmet Ağabey iyi dinle bak, sen güzel adamsın tamam tamam olmasına da benim gibi çirkin adamlar olmasa senin güzelliğine karşıt oluşturmasak sana kimse güzel demez? Ayla Yenge’de güzel amenna da kardeşi Nurten’i hayal et, Nurtenler yoksa Aylalar da yoktur. Demek ki güzellik çirkinliğe, güzel çirkine muhtaç.”

  “ Utanmasan çirkinler pek güzeldir diyeceksin Muhsin.”

  “ Tastamam şairsin be Ahmet Ağabey.”  diye gülümsedi Muhsin.

  Güzellik çirkinlik sohbetinden biraz bunalınca dikkatimi başka masaya verdim. Burada daha sinirli bir konuşma geçiyordu. Masanın yeşil örtüsüne baktıkça, örtünün üzerindeki sigara yanıklarını, örtüyü dört köşesinden tutan mandalları gördükçe ağlayabilecek yaşça birbirlerine yakın üç kişi söyleniyorlardı.

  “ Hani nerde, gönül rahatı, bana verdiğin şeylerde herkesin gözü kaldı.” dizelerini okudu içlerinden biri.

  “ Necatigil’in Dünya şiirinden diyorsun yani.” dedi ikincisi.

  “ Ulan ustanın öyle bir şiiri yok, benden iyi mi bileceksiniz Necatigil’i şiirin kör cahilleri.” diye bağırdı üçüncüsü.

  “Kimin ulan öyleyse bu şiir, kimin hangi şiirinden bu dizeler, çok bilmiş!” diye aynı ağızdan söylendiler birincisi ile ikincisi.

  “Emin değilim de İlyada’dan olabilir.”

  O sıra büyük bir gürültü koptu. Az ötemde, bir kavga cerayan etti. Kırılan bir iki iskemleye şahit oldum. Güç bela ayırdılar kavgayı.

  “ Adam gibi otursanıza,” diye payladı Ahmet iki uçtaki zar zor tutulan kavgacıları.

  “ Ahmet Ağabey Rasim’e söyle sen onu, Can Yücel, Atila İhan’dan iyi şair diyor deyyus.” diye konuştu adını bilmediğim genç. Burnu kanıyordu, soluna da sağlam bir yumruk yemişe benziyordu.

  “ Ulan iki karalayan şair kesiliyor başımıza. Sen önce ustanın adını düzgün telaffuz et. Attila İlhan olmasın o? Hem Can Yücel, İlhan’dan iyidir demedim. Can Yücel bu dünyaya fazla, dedim.” diye araya girdi adının Rasim olduğunu öğrendiğim, kavganın kazanan tarafı kara delikanlı.

  “ O ne demek o, Atilla İlhan, Yücel’den aşağı şair demek.” tekrar ileriye doğru hamle yaptıysa da izin vermediler.

  “ Saçmalamayın ikisi de iyi şair, ikisi de gerçek şair.” diyerek son noktayı koydu Ahmet.

  Ortalık yatıştı. Sessizleşti.

  Sanki yağmur sesi geliyordu kulağıma. Kıraathanedekiler hareketsizce dışarıyı izliyordu.

  “ Yağmur…”

  Aralarından birisi beni gösterdi.

  “ Onun sayesinde.” dedi, elimi öpmeye yeltenerek. Anlamamıştım, elimi öpmesine izin vermeden ayaklandım.

  “ Yıllar sonra kıraathaneye uğrayan ve şair olmayan ilk kişi sizsiniz.” konuşanlar çoğalıyordu. Şair olmadığımı nereden anlamışlardı acaba.

  İçeridekiler iki gruba ayrılmıştı. Bir grup beni mübarek bir zat sayıyordu. Yağmuru getiren insan, bir yağmurcu. Ahmet’in başını çektiği diğer bir grup ise yağmurun benimle ilgisi olmadığını savunuyordu. Sıradan bir insanmışım ben, öyle söylüyorlardı. Neredeyse birbirlerine gireceklerdi.

  Ortalık iyice karışmadan birkaç şaire çarpa çarpa da olsa dışarı çıkabildim.

  Adımımı dışarıya attığımda yağmur kesilmişti. Bir tuhaflık vardı bu işte. Sokak kupkuruydu, kıraathaneye ise hala yağmur yağıyordu. Oradakiler, şairler, büyük ihtimalle ürktüklerinden henüz dışarıya çıkamamışlardı.

  Kıraathanenin üst katına baktığımda, gelirken pek dikkatimi çekmeyen ahşap bir ev gördüm. Evin öne bakan, kıraathaneye hükmeden dört penceresi vardı. Pencerelerin önünde sayısız saksı çiçeği. Dört güzel, dört yağmur edebiyatı şaheseri kız aynı anda hortumla çiçekleri suluyorlardı. Sanırım kıraathanedekilere bir oyun oynamak niyetindeydiler. Kızmasınlar diye de çiçek sulama bahanesini kullanacaklardı.

  “Ulan iyi ki çirkinler ve saksı çiçekleri var.” dedim Çirkin Şairler Sokağı tabelasını geçerken.

*

  Hikayeyi evde tamamladıktan sonra telefon çaldı. Üzücü bir haberdi.

  Sait, bol soğandan ölmüştü. Neyse ki insanlarını burada unutmuştu.

*

  Eve döndüğümde hikayeyi tamamlamadan önce, ceketimin sağ cebine iliştirilmiş, Çirkin Şairler Sokağı’nda yapılan şiir yarışmasına ait bir şiir bulmuştum. Altında imza yoktu. Yine de yazımın sonuna eklemeyi uygun buldum.

*

Çirkin Şairler Sokağı Yağmurlu Gün Şiir Yarışması Sondan Birincisi

bizim bir sokağımız var
ağzı pis
kaldırımları baldırı çıplak
evleri gökkuşağı grisi
balkonsuz
naylonsuz

bizim bir sokağımız var ki
yetişen tek çiçek
intihar menekşesi

onları da kedilerle çocuklar
kedili çocuklar
veya çocuklu kediler sağ komaz

bilirsiniz bu sokağı
hani ismi
Çirkin Şairler Sokağı

üç dörtlük üzerine kurulu
en az beş defa terk edilmiş
on kez çiğnenip geçilmiş
tüm yangın çıkışları
önceden
ikinci bilmem ne zamanında
(bilmezden geliyorum evet)
tek tek belirlenmiş

bilmezden gelmeyiniz n’olur

(halbuki evet
saçlarınız bulut bulut dağılıp da
bir şeyleri
misal bir ateş böceğini
neden yanıp da tutuşmadığını
bilmezden geldiğinizde ne güzelsiniz

(lakin ben, sol göğsünüzdeki
masallardan kalma doğum lekesini
bilmezden gelir miydim

(neden doğum lekesi
siz de anlam veremezdiniz
doğumun leke bırakabileceği
yatmazdı aklınıza

(parantezleri kapa)

aşağı kent evrimi)))

günün birinde sokağımıza yağmur düşer
aceleyle toplanır, çamaşır iplerinden şiirler
kıraathane hınca hınç dolar
reklam panolarına vurur Amerikan otomobiller
önümüzde
durup dururken
onca yağmura rağmen
yanar otuz beş milimetre negatifler

yağmurun gidişinize tesadüf etmesi
gideceğinizi haftalarca bilmezden gelmeniz
yazdıklarımı yavanlaştırmak dışında bir işe yaramaz

Advertisements

One thought on “Metin Çalışkan: Yağmurcu

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s