Deniz Tunç: Dogville

dogville

“Kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanabilir hale getiriyorsa; ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kapatılmıştır. Kibir; ruhu kaplayan deridir.”
&&&Nietzche&&&

“Asıl sorun katharsis (arınma) yoluyla seyirciyi arındırmak değil, ama onu değişmiş bir insan olmaya doğru yönlendirmektir; daha doğrusu, tiyatronun dışında da kendisini tamamlamasını gerektiren değişimlerin tohumlarını onun içine ekmektir.”
Brecht’ten Tretyakov’a Mektup…

Trier’in bu yapımından hep kaçtım,kaçmak istedim kesişmemesi için gittiğim yolları bile değiştirdim ama ne yaptıysam olmadı.((zihnim bulanık,bilincim karanlık herşey o buluşma anlarının içinde anlamını yitirdi yine o yitirilmişlik içinde kayboldum ve bu kayboluş yine beni ıssızlığın ortasında çıplaklığa ,yalnızlığa ve içimi kemiren sinsi duygulara hapsetti…)her kaçış insanı daha bi yakınlaştırır derler ya bizimkisi tam da öyle oldu,bu kaçış beni bugün bilinçsizce aldığım bilete,bilinçsizce gittiğim durağa ve bilinçsizce bindiğim bir otobüse götürdü sanki bu bilinçsizlik beni çok önceden kiralanmış bir hayata davet eder gibi bizi buluşturdu.(kanatlanma zamanı çoktan gelmişse, olmayan kanatlarınla uçma zamanı dedim denisss)….
Trier işin içinde olunca irdelediği toplumsal-ahlak terminolojisi hiç bitmez.bir şekilde merkezi ido olan bir dünya perdelenir ve bu perdelenme seni,sensizliği ve içindeki ego sessizliğini perdeler.perdelenen bu dünyada siz varlık ile yokluk arasında kalsanız bile sizde orda o yolculuğun bi davetsiz misafirisiniz hissinden koparamayacak.bu yolculukta düşünün siz görünmezsiniz fakat siz o yolculuğun sismik dalgalarının hayat bulmasını sağlayan ana bileşkesiniz siz o ido,o ido” sizsiniz!bir seslenişe sürüklüyor sizi içinizde ido bangır bangır.Trier,keskin surlarla çevrili korunaklı yuvalarımızda bize ido diye haykıran bir oyunun parçası yapmaya kararlı..sağır,dilsiz ve kör olurcasına saliselerin alıp götürdüğü reaya serzenişlele beraber…

30’ların Amerika’sında Rock dağlarında bir kasabadayız.bir grup gangsterden kaçan Grace, bir kasabaya sığınmak zorunda kalır.bu kasabaya halkı Tom’un da yardımıyla kasabada saklanmasına izin verir.fakat kasabada arama başlayınca Grace yapılan iyilikler sonucunda bu kasabada istenilecek şeylerin oldukça zor olacağını görecek ve iyiliğin göreceli(menfi duyguların nasılda su yüzüne çıktığı kirli suretlerle karşılaşıcak)…bir kavram olduğunu anlayacaktır.kasaba halkı kendisine sömürebileği bir kurban tayin etmiştir.Grace,istenilen herşeye nezaket ve hoşgörü göstererek elinden gelen herşeyi yapmaya koyulacaktır ama birşeyin farkında değildir,bu kasaba halkının isteklerinin ne sonu nede acısı bitecektir.onun dünyasında bitmeyen yıkılmışlıklar ve yaralar açıncaya kadar.o yanan yüreğinin içinde hapsolup herşey anlamını yitirene kadar sömürülücek.bu hayatta sömürü tohumları birkez atılınca ardı arkası kesilmez nede olsa o bir insan değil o hiçbirşey o sadece bir kurban.Grace**sonrasında kasabalının öteki yüzünü görmeye başlayacak fakat bu çaresizliği onu çoktan kurban konumuna yerleştirmiş olacak.kasaba halkı bu yaptıklarının hiçbir götürüsü olmayacağından emin bir şekilde devam ederler yaptıklarına.her türlü zulme maruz bırakılır her türlü zor yaşam koşulluna sürüklenir…Ve hiç farkında olmadan aldıkça alınır.Grace’in de bir sırrı olduğunu ve oldukça tehlikeli bir sırrı olduğunun farkında değillerdir.Dogvillé bulvarı bunu öğrendiğinde hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.pişman da olacak,farkına varacaklardır fakat kendilerini adaletin azabından kurtaramayacakları bir sonla!(pişmanlık ne kadar manidar bir duygu,yapılan her kötücülüğün gölgesi seninle beraber.kapanmayacak yaralar iyileşse bile izleri insan bedeninde acısını her dokunuşuyla hissettirip su yüzüne çıkarak kendine bir kauçuk edinir…

“Brechtien üslup dikkati çekiyor. Brecht’in kendine özgü meselci anlatımı ve tiyatro tekniği buram buram sinmiş filme. Genelde tiyatro yapıtlarının sinemaya uyarlanmasına alışkın olan seyirciye, Trier o ters çalımlarından birini daha atıyor. Bu şaşırtıcı epik sinema ürününün Brecht’e yapılmış en anlamlı saygı duruşlarından biri olduğu tartışılmaz bir gerçek. Filme hakim olan öz ve biçim özellikleri düşünüldüğünde, sinema için bundan daha radikal bir yabancılaştırma manevrasının olamayacağını söylersek çok da abartmış sayılmayız. Film başlı başına yabancılaştırmaya dayalı. Çünkü ortada sinema var ama sinemanın tiyatroya karşı olan en büyük üstünlüğü olan mekan özgürlüğü sonuna kadar reddediliyor. Ayrıca epik tiyatronun en vazgeçilmez unsurlarından olan anlatıcıdan tutun da, karakterlerin gestus tartımlarına kadar her şey bu nakış nakış örülen epik tragedyanın bir parçası. Her ayrıntıda, her mikroaksiyonda, teatral enformasyonla doygunlanmış, alışılmadık zihinsel çağrışımları ortaya çıkaran noktalar mevcut.”
KAYNAK!!!

Trier yine bütün materyali donandığı sistemi altüst eden bir yapımla karşımızda..bu yapımında da yine bir şekilde ibreyi breaking the waves’deki kasaba muhafazakarlarına ve dancer in the dark’taki polis memuruna dönderiyor.ancak tek fark trie önceki yapımlarında hep dengeleyici unsurlara yer veriyorken(kötücülük salgısına,iyilik algısını ve bireyin içindeki kötünün yanında iyi olanıda yerleştiriyor…) bu filminde çok daha keskin bir yoldan gitmeye yönelmiş.yani kötülerin arasında iyiler, bireyin içindeki kötünün yanında iyi’likliği bağlanamadığınızda saniyeler boyunca daralabileceğiniz bir alana hapsediyor,bu daralma sizi can sıkan saliselere boğarken bu rahatsızlık sorgulayan sorulara ani dalışlar yaparak ölüp ölüp dirilmenize neden oluyor.sonra sizi özü ile sözü arasında bırakıyor.size ne amerikanayı nede başka bir emparyalizm köleciğini sorgulatıyor,asıl sorgu bu dünyanın varoluşundan beri insanların ido-ego savaşının sorgulaması oluyor.burda yönelttiği sadece anti-amerikadan ziyade özünde bu sistemlerin tek parça makinaya dönüştürdüğü çürümüş zihinlerinde olan ideallerin hepsinin yokolmaya mahkum olduğunun altına kapkara bir karanlık çekiyor.ideal denen egomanyayı öylesine yerden yere vuruyor ki geriye idealizmin peşinde koşmanın sadece bir hayal olarak kalacağını hafizalarımıza arz-ı mest ediyor.sonra bir anda gözümüze sokulan demokrasi rüzgarının ne kadar da kolay anti^demokrasiye dönüşebileceğini ispat edasında demokrasinin yılmışlığına davet ediyor.tüm bu katmanlarda gezinirken buluyorsunuz kendinizi iç&dış dünyanın size yansımasının hapsolduğu bilinçlerle buluşturuyor.o kadar çok konuyla ilişkilendirirlebilirim ki ve ilişiklik sizi karmakarışık tamamlanmamış bir tabloyla başbaşa bırakır ve bu tabloyu tamamlama görevi sizindir,fırça sizi elinize verilmiştir.bu fırçayı önce sistemlere sonra insanlığa geliyor,hümanizmin katarsisine.Trier,hümanizmin tüm elementlerini ben egolu surlarla çevirir.tek çıkışın sen ve sana verilen bu sistematik bireycilik içinde her biri hepsinin aynı duygusuzluğuna sahip bireycikler olarak.surları yıkma potansiyeli olan bireyciklerin vahşiliğini perdeliyor.tietral bir oyun gibi gerçeklikle örülü acıtan ama yinede gerçek olan gerçekliğin perdelenmesi gibi…merhamet duygusu mu var, yoksa kibirin gölgesinde mi var.yoksa var olanla yok olan arasına sinmiş olan size dönük bir kibir mi;NE

” Bazı insanları eğitemezsiniz , onları kötülük etmemeye ikna edemezsiniz. Kötülüklerini suratlarına vurunca sadece inkar etmez, sizden daha da nefret ederler! Onları görmezden de gelemezsiniz , cezalarını haketmişlerse haketmişlerdir. Merhamet her zaman en doğrusu değildir, en güzeli ve en ahlaklısı da değildir. Size kötülük edenleri mazur görmek, onlara anlayış göstermek , onların içindeki şeytanı ancak besler, büyütür. Affetmek belki de o insana yapabileceğiniz en büyük kötülüktür ” DOGVİLLéé

tüm yapılanlar aslında o kadar açık ki;ama kimse hiçbir şey görmüyor.(Chuck’ın Grace’e yaptığı zulüm sahnesinde…acaba dedim Trier etrafımızda olan olaylara duyarsız olduğumuzu bize gösteriyo mu,halbuki o kadar açıktı ki herşey..)) bu “sahte” dünyada ne kadar da huzurlular…kamyonetin içindeki elmalar ve ortasındaki Grace (zerafet/görgü/erdem), elmayı Adem’e uzatan günahkar kadın Havva’yı hatırlatıyor insana.(Trier “günahkar kadın” imgesini filmlerinde hep yer veriyor.)filmlerde gösterilen “masum, iyi insanlarla dolu kasaba” anlayışına bir çığ kadar güçlü indirilmiş bu darbe aslında bize de değmiş bir darbe oluveriyor.birkaç saatte, yaratılan bu minik toplumla bizi bize anlatan bu film tüm insanlık adına ne kadar acı!!gerçek bir kasaba yaratılmamış olması ne kadar dahice.Trier’ın tiyatro dekorlarından yarattığı kasabası aslında Grace’in içinde bulunduğu çıkmazı anlatmak için vardı.sahnenin dışına taşan karanlık bölgeler, yönetmenin bilinmezlik ve sonsuzluk içindeki sıkışmışlığı izleyiciye aktarma aracıydı sadece.herşeyden uzak ,herşeye sinsi yaklaşan ve karanlık gölgelerin dans ettiği,tebeşir çizgisinin çevrelediği duvarların ,kapıların,odaların olmadığı bunların yerine insan var, alabildiğine insan..en yoğun, en çarpıcı, en kendine has tavırlarıyla insan..şeklen bakıldığı zaman benzeri olmayan bir yapım Dogville,,gerek kamera kullanımı gerek büyük bir tiyatro sahnesindeki kurgusu ile sizi yabancı olduğunuz alışkın olmadığınız bir sinema dünyasına çekiyor.tietral bir mekanın içinde kurulan ,nefes alan dağ kasabası dış dünyadan soyutlanmış bütün metanın yerini insanların doldurduğu bir sahne, bir parodi ,bir geçeklik,bir nihilizm çıkmazı ve varoluş savaşında aydınlığın**karanlıklara yenileceği katarsislerin yıldırım gibi düştüğü sinefobik sahneler…
“Bunlar kibirim üzerine söyleyeceklerime bir giriş olabilir. Oldukça üzücü ve çöl gibi yalnızlaştırıcı bir kibir, yani işin aslı, kibirli kılan hiçbir şey yok. Bununla birlikte, kimi kibirli kişilerin bedbaht ve kırılgan kibirinden tamamen farklı benimkisi “Hiçbir şeyin” kibiri: ne zekamın, ki o konuda hiçbir fikrim yok, ne hemen benden kopuveren ve bir daha içine giremediğim yazılarımın, ne son zamana kadar hakkında düşünmediğim hayatımın ne de kendi kendimle dayanışmayı reddettiğime göre Ben’in kibiri bu. Zaman zaman müziğin, şarabın ya da bazı çok olağandışı koşulların etkisiyle başımın dönüp de kendi kendime “sen dahisin” dediğim ve tıpkı XVIII. yüzyıldaki gibi gözümden bir damla yaş süzüldüğü olmuştur. ama bu duyarlılık nöbetleri fazla uzun sürmez ve benim kibirimin altında yatan kesinlikle bunlar değildir. Hatta zaman zaman, kendime deha malederek, arzularımın altında bir seviyede kaldığım hissine kapılırım. Böyle bir şeyle yetiniyor olmak zaten küçültücüdür. Aslında bu kibir, dünya karşısında mutlak bir bilince sahip olmanın gururdur. Kah bir bilinç olmaya, kah bütün dünyayı bilmeye hayran kalırım. Dünyaya dayanan bir bilinç, işte kibirlendiğim şey bu. Ve nihayet, hiç bir duyguya kapılmadan ve çok katı bir şekilde kendi kendimi mahkum ettiğim zaman yine bu ilkel dayanma haline dönerim. Fakat şimdi, bu dünyaya dayanma halinin herkes için geçerli olduğu söylenebilir. Kesinlikle doğrudur. İşte bu nedenle de bu kibir denen şey her bilincin tekliği ile insanlık durumunun genelliği arasında salınır. İnsanlık bilincinin durumunu üstlenen bir bilinç olduğum için kibir duyuyorum. Ve bu aklı başında kibir bir anda erişilmez olur. “Gözde” nitelikleriyle, kudretiyle, güzelliğiyle, zekasıyla ve hatta erdemleriyle övünen kişi umutsuzluk ve alçakgönüllülük içinde bir öznedir, çünkü o, bu şekilde aynı zamanda, bir diğerinin yargılamasını ve kıyaslamasını kabul etmiştir. Ama ben kibirimin nesnesini bir diğeirnin yargılamasından ve her tür kıyaslamadan kaçırıyorum. Çünkü benim gurur duyduğum şey, beni biricik kılan (herkes aynı şekilde, kendi türünde biriciktir) şey ve ilk başta diğerinin yargısında kaçan şeydir. Diğerinin varlığını benim için mümkün kılan da bilinçtir.”Sartre…

yaşamın,kendi ağılığı altında ezilirken insaoğlu’nun kibirden arınmasının mümkün olmadığı ve “kibirin” kaçınılmaz olduğu mesajını tüm iliklerimize kadar veren bir yapıma davet eder Trier.
tüm çıplaklığıyla ne kadar irdeliyebiliyoruz kendimizi ne kadar alaşağı edebiliyoruz.hiç mi evet hiçççç..işte bu hiçlik bizi iç dünyamızın yüzleşmesini sağlayan aynalardan uzak bir çemberin içinde egoların egemenliğinde süregelen bir hayata mahkum ediyor…kibir öyle bir şey ki;bir başkası ile biz,yere tebeşirle çizilmiş bir çizgi kadar ayrı tutulabilir ancak.duvarları olmayan kibrin,bizden ayrılmaz;ve kimsenin kimseden saklayabileceği,sakınabileceği bir varoluş alanı bırakmaz.varoluşunu kabul etmekten başka seçenekte bırakmaz inkar bunun önünde sper olacak olan belkide sabırdır.sabır en büyük erdemlerdendir,günahlardan korunmamızı sağlayan en tutaç değerlerden biridir!filmi izlerken gösterdiğimiz yada gösteremediğimiz tuzak oyunun oto kontrol mekanikasında yine “kibir”in “sebat”çizgilerinde gezinmesi gibi!insanları birbirinden ayıran en önemli şeylerden birisi KİBİR! değil midir?kendimizi değerlemek,eşlemek,bir başkası tarafından değerlendirlmek için,birbirimizi sıfatlamak,sınıflandırmak için en elzem şey olup çıkar.işin içine kendimiz girdiğimiz zaman nasılda kaçamak kaçışlarla doğrulara sırtımıza dönüp bir kalemde silebiliyoruz.halbuki kibir,herkesi kendince en özel kılarken,başkaları tarafından da yargılanmayı kabul etmek değil midir? bir yerde…Grace ah Grace hepimizin içinde olan okyanuslarda nasılda boğdun,nasıl da aldandın nasıl da kandın!Grace de kendince özel bir insan.etik değerlerin kibirden arınmış,kendi idealleri yüce olan birisi.film de ,Grace’in toplum misyonunu yüklenen kasaba tarafından benimsenişi,kabul edilişi,kabul görüşü,özümsenip sahiplenişi ve sonunda tükenişinin&bitşinin hazin öyküsüüü…

kibir*merhamet*zaaf*iyi niyet*sorgulama*öğrenme*öğretme…her insanın içinde var olan kötülük kırıntılarının yüzeye çıkması çok zaman almıyor.Grace’in kamyonetin arkasında elmaların içinde yaptığı yolculuk ve en son sahnedeki ay ışığının bir anda her şeyi görünür kılmasına,kötülüğün insanı korkutacak kadar göz önünde olması bu film herşeyiyle insan kokuyor..

“Bu vaazımı Eski Ahit’in kitaplarından birinden aldığım bir bölümle bitirmek istiyorum, Eyüb’ün Kitabı’nın baş kısmından. Rab Allah cennette bir tahtta oturmaktadır, o sırada şeytan gelir ve onunla konuşur. Rab Allah ona nereden geldiğini sorar. ‘Dünyada dolaşmaktan ve orada gezinmekten,’ diye yanıtlar onu şeytan. ‘Kulum Eyüb’e iyice baktın mı? Çünkü dünyada onun gibisi yok; kamil ve doğru adam, Allah’tan korkar ve kötülükten çekinir.’ Şeytan güler ve şöyle der: ‘Eyüb Allah’tan boşuna mı korkuyor? Onun etrafına, evinin etrafına ve nesi varsa hepsinin etrafına sen çepçevre çit çevirmedin mi? Ellerinin işini sen bereketledin ve onun malı memlekette çoğaldı. Fakat şimdi elini uzat da nesi varsa hepsine dokun, ve yüzüne karşı sana lanet edecektir.’ Böylece şeytan Allah’a meydan okur. Allah’da bu bahse girişir. En sevdiği kişiyi her yıl cezalandırır. Eyüb kendini, anlayamadığı bir gücün karşısında görür, en adil güç olarak görmüştür onu ama bu güç elinden hayvanlarını alır, çocuklarını öldürür, bedeninin yaralar içinde bırakır. Eyüb korkunç acılar çektikten sonra Allah’a başkaldırır ve hakkını arar. İşte tam o anda Allah ona, elinden aldıklarını geri verir.sonuç olarak;insanın kendini yüce ideallere adaması,kötücülüklere ve zulme karşı kayıtsız kalacak düzeye gelmesi demek,bunlara duyarsız kalabilmesi demek yine aynı döngüde dönmesi demek,insanlardan üstün olabilmesi anlamına gelir ki buda bir kibirdir..çünkü kibirin hayat bulmasını sağlayan ve yaşam hakkını takdim eden yine biz insancıklarız.insanlara karşı büründüğümüz tutum ve haleti ruhiyet kaçınılmaz bir kibrin ispatıdır.örneğin suya karşı kibir( hani bütün kililiği yok etme gücü olan yaşam kaynağımız olan suya..)kayıtsızdır,ona karşı gösterilen kibir hiçbir şey ifade etmez.kayıtsızlık eğrisinin maksimizasyonu bile olsa taş kesilir kayıtsız kalırız…burada yüce idealleri olan Grace şüphesiz ki Mesîh’i sembolize ediyor;insanların yardımlarına koşması,insanlar tarafından zincire vurulması,yapılan zulmü sineye çekmesi ile birçok açıdan tasviri şuur-u temsil ediyor ve öyle gözlemliyor Trier.fakat filmin finalinde insanlığa ders olmak adına feda edilişi,yok olup gitmiyor.o insanları yok ediyor,adaleti o yüce adaleti sağlıyor.böylece kendisine karşı yapılanların,adaletsizliğin adaletini sağlamak peşinde de değil Grace,insan doğasının hakettiği adaletin temsiliyeti adına o asayı alıyor eline.yüce peygamberlik mertebesinde sıfatlandırılan ermiş,insanlara koşulların el verebildiği şekilde davranan ve yanlışları da sadece koşulların gereği gibi yaptığını varsayan bir kibirdir Grace(polyana))dünyada olup biten herşeyin bir haklı gerekçesi olduğunu varsabilecek bir boyuttayken öyle nefes alıp yaşayabiliyorken neden diye sorgusuz sualsiz sineye çekiyor gibi yaparkende “maske” takınıyoruz o maske(en sonunda kendimi mask mitlerinin içinde boğucam acaba damlasam mı ki psişik güçlerin içine:P) bizim olmadığımız herşeyi biryere kadar gizleyebilir,kendisine yapılanlarıda çeker sineye çeker haliyle bu mertebenin yükünün altında ezilse bile o ezilmişlik bedenini,ruhunu paramparça etsede bu savaşa yenik olduğunun farkına varıcaktır,belkide daha acı! daha keskin bir bıçak gibi…
Şeytan ve Genç Kadın..(bu filmi beğenenlere bu janra yakın bu kitabı önerebilirim.))
Paulo Coelho

seyirciyi kendi kendine yabancılaştıran, rahatsız eden, sorgulamaya iten insanın “vahşi doğa”sı..ve birde Moses var tabi, köpek.. ama kimi insandan daha insan..Dogville’in, sadece sesi duyulan, tebeşirle yere çizilmiş köpeği..baştan aşağı bir değişimi, dönüşümü anlatan filmde değişmeyen tek unsur Moses… Grace ile Moses arasındaki ilişkinin temeli de buna dayanıyor zaten..”köpeklere pek çok şey öğretebilirsin ama, doğalarında olduğu için yaptıkları her şeyi affederek değil.”…film ağır ilerliyor.yavaş yavaş giriyor kanınıza,size hissettirmeden,sezdirmeden usulca.çan çaldığında aniden panik olup, Grace’le birlikte madene saklanmış buluyorsunuz kendinizi…dişlerinizi sıkıyorsunuz ilk biblo yere düşüp onlarca parçaya ayrıldığında,”yeter artık yeter diye çığlıklarda buluyorsunuz ama sesinizin çıkmadığı çığlıklar bunlar.”diye isyan etmeye yeltendiğiniz noktada, Grace’in, her şeyi dışardan izleyen bir insanın acı dolu bakışlarını saklayan gözleri sizi durduruyor.yılmış,yıkılmış ve tükenmiş bir handicap içinde yüzüyorsunuz,boğuluyorsunuz ama ölmüyorsunuz.içinizi kemirdiğini hissediyorsunuz bir kurtun fakat o kurtun içinizi kemirmesini engelleyemiyorsunuz.şu ana kadar ta ki, “Birincisi öldüğünde ağlamazsan, diğerlerini bağışlayacağım” repliğini duyana kadar.veya intikam ateşinin sıcağında mayışmanın verdiği hazın sizi farkına varmadığınız bir dehşete düşürene kadar.şiddetli bir iç çatışma hüküm sürüyor kafanızda…insanın pragmatik-acımasızlığını masalsı kıvamda anlatmayı başlıyor,tek fark bildiğimiz masallar bu kadar size dokunmaz bu kadar içli içli can yakmaz!Ve bir an geliyor insan olmaktan nefret etmeye başladığınızı hissediyorsunuz…yine diğer bir dikkat çekici nokta ise, bir tiyatro sahnesinde olduğunuzu unutmaya başlamanız ve filmin gerçekliğine dair sahip olduğunuz şüphelerin ortadan kalkması.kurulan ve sunulan dünya sizi sarıyor, inanıyorsunuz..

finalde izleyiciyi şaşırtıcı bir son bekliyor Grace’in babasıyla yaptığı konuşma her şeyi açık ediyor;Grace babasını kibri için suçlarken babasının:”Asıl kibirli olan sensin.” bu sözleri söylerken sözde alçak gönüllülük ediyorsun…”Başkalarını affetmek için bulduğun bahaneleri kendin için asla kullanmazsın.” eğer sen karşındaki insanın yerinde olsan,böyle yapar mıydım?”sorusunu ona yönelttiğinde “hayır”oldu.hiç kimsenin senin yüksek ahlaki değerlerine erişemeyeceğinden o kadar eminsin ki herkesi bağışlıyorsun” sözleri Grace’i film boyunca aslında nasıl okumamız gerektiğini vurguluyor.tam da burada herşeyin gerçekliğini suretinde belirmesini sağladı,aslında ne kadar kibirli olduğunu anladı..işte o anda herşey aralanıyor ve perde kapanıyor.film bitiyor, salondan çıkarken allak bullak olduğunuzu fark ediyorsunuz.İktidarın zehrini yererken,buluyorsunuz kendinizi.şiddetli bir iç çatışma hüküm sürüyor kafanızda… velhasıl rahatsız edici, sarsıcı bir filme dalışlarınız sizi cezbediyor..bu cezbediş oyunculuğun zirveye çıkmasına mı desem filmin tüm mekanı ve çekim teknikleri de sinemada kesinlikle bir devrimi mi desem bilemedim neresinden tutarsam elimde kalıyor.beni susturan bir yapım.bu suskunluğumda konusuna yenik düşüyorum.o kadar güçlü ki filmin mekanıydı oyuncularıydı arka planda kalıyor diyorum sonra yutuyorum oyunculuk ve konsept bu kadar seçici,ender ve etkileyici olduğu için konunun gücü bunlardan besleniyor bir nevi.Trier’in filmografisindeki baştacı filmim kesinlikle Dogvillééé trier’in bir sonraki adımını konu olarak değil belki ama sinema tekniği olarak kestirmek şimdi benim için çok daha güç…

‎” Bazı insanları eğitemezsiniz , onları kötülük etmemeye ikna edemezsiniz. Kötülüklerini suratlarına vurunca sadece inkar etmez, sizden daha da nefret ederler! Onları görmezden de gelemezsiniz , cezalarını haketmişlerse haketmişlerdir. Merhamet her zaman en doğrusu değildir, en güzeli ve en ahlaklısı da değildir. Size kötülük edenleri mazur görmek, onlara anlayış göstermek , onların içindeki şeytanı ancak besler, büyütür. Affetmek belki de o insana yapabileceğiniz en büyük kötülüktür ”

sinema tarihinin puslu sokaklarında bilinç ve zihinsel sancılarla boğuşup hafızlarınıza sinmesini istiyorsanız,iç dünyanızın tüm çıplaklığını görebilme cesaretine hazırsanız ve tietralin sinemayla içiçe geçişinin ilkini tatmak istiyorsanız “Dogville” aşırı derece çekici gelebilir..yalnızlaşan yüreğinizin pencerelerini açıp uçma vaktidir…

Advertisements

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s