Neler Neler Okuduk İlk 10

Listelerimizi paylaşmayı sürdürüyoruz. Bakalım bu sene neler okumuşuz.

10_ Kameralı Katil – Thomas Glavinic

kameralı katil

“Paskalya tatilinde arkadaşları olan bir çifte kalmaya giden anlatıcı ve karısı, hemen aynı gün o civarda bir cinayet işlendiğini öğrenirler. Adamın biri üç erkek kardeşi kaçırmış, içlerinden ikisini tehdit ve psikolojik işkenceyle, yüksek bir ağaçtan atlayarak ölmeye zorlamış, üstelik bütün bu süreci filme almıştır. Bir televizyon kanalı cinayet videosunu yayınlamakta gecikmez: Dışarıda kitle gösterileri ve polisin hummalı arayışı sürerken dört arkadaş cinayetin yarattığı kaygı ve dehşete rağmen hastalıklı bir merakla kilitlendikleri yayın akışından kopamazlar bir türlü… Kameralı Katil, dilimize ilk kez çevrilen Avusturyalı yazar Glavinic’in kendine özgü bir ironiyle kaleme aldığı bir medya eleştirisi aynı zamanda.”

Thomas Glavinic imzalı Kameralı Katil son dönemde okuduğum en iyi çalışmalardan. Uzun öykü, kısa roman (böyle bir tür varsa 🙂 ) arası gidip gelen kitap incelikle örülen bir kurguya sahip. Anlatım dilini aman aman beğenmedim. Yine de yaptığı medya eleştirisi, ufaktan politik bakış açısı, çarpıcı gerçekçiliği ve Haneke filmlerine benzer tavrıyla kesinlikle şans tanınmalı.

9_ Küçük Vahşi – Alexandre Jardin

küçük vahşi

“Gustav Eiffel 38 yaşında, Paris’te yaşayan, Finlandiyalı güzel bir kadınla evli, büyük bir işyeri sahibidir. Günün birinde, aniden, yetişkin biri olduğunu, bir zamanki küçük Gustave’dan kendisinde artık eser kalmadığını hissederek dehşete düşer. Dahası, yetişkinlerin monoton, ölgün, yalancı dünyasında yaşadığı kafasına dank eder. Küçükken kendisine Küçük Vahşi dediklerini hatırlayıp hayatın ve neşenin damarlarında aktığı, her zaman sürprizler peşinde koşan, delişmen, dikkatsiz, hayalperest çocuğun, yani Küçük Vahşi’nin bir zamanlar sürdüğü hayata dönmeye karar verir.”

“Çocuk musun?” söyleminin hakeretamiz boyutlara ulaştığı yaşlardayım. Yapabileceğim bir şey yok mu? İş işten geçti mi? Ona yeniden ulaşamaz mıyım? Bilinçli veya değil kimsesiz bıraktım onu. Yeniden sahiplenmeliyim.
Alexandre Jardin’in Küçük Vahşi kitabı bu sahiplenmeye dair cesaret verici bir anlatı. Jardin’in yarattığı ana karakterin büyük bir planı var. Yaşamını geri alabilmek için geliştirdiği bir plan. Çocukken isimlendirildiği Küçük Vahşi’ye tekrardan layık olabilmek. Amacı uğruna bol kazançlı monoton işini bırakıyor ilkin. Sonrasında da aşık olmadığı uzun müddettir evli kaldığı eşini terk ediyor. Çocukluğunun ait olduğu mekanlara, zamanlara doğru bir yolculuğa çıkıyor. Yapacağı yolculuk onu getirebilir. Geçmiş açısından bakıldığından, anıların ait olduğu mekanlar, zamanlar güçlü anahtarlar olabilir. Doğru anahtarların doğru kapıları açmasıyla da içebakış sağlanabilir, çocukluğa yaklaşılabilir. Bir yandan da geçmiş şimdiye yama edilebilir. Şimdinin söküklerini kapamak uğruna. Fakat yaşanacak yetişkin, çocuk  çatışmasıyla yamanın her an düşebilecekmiş hissiyatı vermesi de mümkün.
Jardin aslında şunu söylemektedir: “Olduğunuz kişiyi, çocukluğunuzu sahiplenin. Yetişkinlerin ne denli samimiyetsizce, ne denli kapana kısılmış şekilde davrandığını göreceksiniz.” Büyüklerin kurallarını esneterek, hatta yıkmaya çabalayarak bizi standartlaştıran mekanizmaları ortadan kaldırabilir miyiz? Gerçek acıyı, gerçek mutluluğu yakalamak (bir nevi çocuk asiliğiyle) uzlaşmamakla mümkün olabilir mi?
8_ Normalliğin Deliliği: Hastalık Olarak Gerçekçilik – Arno Gruen
normalliğin deliliği
“İnsanın yıkıcılığı üzerine sayısız tez üretilmiştir. Sigmund Freud insanlardaki yıkıcılığın kökenini insanın doğasında var olan ölüm dürtüsüne mal ederken, bu görüşe karşı çıkan psikoanalizci Arno Gruen, insandaki yıkıcı ve ölümcül edimin kişinin, yanıltıcı bir iktidardan pay alma uğruna kendisine ihanet etmesinden kaynaklandığını savunmaktadır.
Normalliğin Deliliği’nde Gruen, gerçek dünyada insani değerlerin kaybolmasına katlanamayanlar “Deli” sayılırken, insani köklerinden kopmuş insanların “Normal” kabul edilerek onaylanışını resmediyor. Kendi içine giden yoldan saptıkca artan iktidar hırsı ile bu gizli delilik, insanlığı herzamankinden daha çok tehdit ediyor, çünkü bu iktidara aç olan insanların elindeki yıkıcı potansiyel hiçbir zaman bukadar büyük olmamıştır.”
Arno Gruen’in Normalliğin Deliliği Hastalık Olarak Gerçekçilik: İnsandaki Yıkıcılık Üzerine Bir Kuram çalışması gerçekçiliğin posasını çıkarıyor. Özellikle uzlaşma açısından tespitleri irdelenmeye değer. İçindeki boşluğu, kaosu, acıyı görmek istemeyen insan toplumla, sistemle tam bir uzlaşı içine giriyor. Çelişkilerini, zaaflarını arkasında bırakarak, mücadele etmeyerek, toplumsal gerçeğin, toplumsal beklentilerin mekanik parçaları haline geliyor. Bu yıl okuduğum en nitelikli çalışmalardan.
7_ Şiddetin Mitolojisi – Veysel Atayman (Derleme)
şiddetin mitolojisi
Şiddetin Mitolojisi okunması gereken sinemasal bir derleme. Sergio Leone, Martın Scorsese, Oliver Stone,Stanley Kubrick, David Lynch, Q. Tarantino… Hepsine dair ayrı bölümler mevcut. Sosyolojik, psikolojik, felsefi bir sinemasal inceleme. Zorlayıcı dili, okuyucudan belirli bir beklentisi olması dezavantajı. Fakat yine de sırf Lynch ve Kubrick bölümleri için bile okunmaya değer. Bahsi geçen filmleri izledikten sonra, kitabı okumak sanırım daha sağlıklı.
6_ Simulakra – Philip K. Dick
simulakra
“Nicole “Yakalayın onu!” deyince koruma doğrudan Goltz’a ateş etti.
Tam o anda Goltz zaman makinesini kullandı, etrafı bulanıklaştı ve Goltz kayboldu. Yine aynı odada, geleceğin kolay kolay ele geçmeyen hayaletlerinin tam ortasındaydı.
Düzensiz bir sırayla, psikokinetik Richard Kongrosian’ı önce arınma ayinlerinde sonra da Wilder Pembroke ile birlikte tuhaf pozisyonlarda gördü. Kendini, önce büyük bir otorite sahibi olarak, hemen ardından da tarif edilemez bir şekilde ölmüş olarak gördü. Nicole de, kavrayamadığı pek çok yeni şekilde, değişmiş olarak gözünün önünden geçti.
Geleceğin o şekil değiştiren, gölge labirentinde açıkça tek bir şey ortadaydı – ölüm her yerdeydi.”
Ölümünden önce fazla tanınmayan bir yazar olan Dick’in roman ve kısa hikâyelerini bir kısmı ölümünden sonra senaryolaştırılıp film olarak büyük beğeni kazanmıştır. Bunların arasında en ünlüleri, yönetmen Ridley Scott tarafından “Blade Runner” adıyla 1982 yılında çekilen “Do Androids Dream of Electric Sheep?” (kitap olarak Türkiye‘de basımı: 1996Bıçak Sırtı, Kavram Yayınları; 2006Android’ler Elektrikli Koyun Düşler mi?, Altıkırkbeş Yayın) ve 1965 yılında yazdığı “We Can Remember It For You Wholesale” öyküsünden yola çıkılarak yönetmen Paul Verhoeven tarafından çekilen1990 yapımı “Total Recall” filmleridir. Her iki film yapılmış en iyi bilim-kurgu filmleri arasında yer almaktadır. PKD’nin 1956 yılında yazdığı “The Minority Report” adlı öyküsü yönetmen Steven Spielberg tarafından 2002‘de filme alınmıştır.” (Alıntı – Vikipedi)

Bugün değineceğim Philip K. Dick kitabı ise “SİMULAKRA”… Kitabı seçme nedenim tabii hemen her Dick metninde olduğu üzere karakterlerin gerçeklik algısının kırılması bir yana, kurtuluş reçetesinin bir yetenek yarışmasından geçmesi, televizyonun insan zihni üzerindeki önlenemez etkisi, en önemlisi ise; dünyanın değişmiş politik konumu, sınırları üzerine titiz bir bilimkurgu örneği sunması.

Evet, delirme zamanı… Dünya AABD ve Almanya şeklinde konumlanmış. AABD (ki Avrupa’nın bir kısmı belki de önemli kısmı da onlarda) ise toplumsal olarak iki sınıfa ayrılmış. “Be” ler ile “G” ler… G sınıfı üst sınıfı oluşturuyor. Önemli devlet bilgilerine sahipler. “B” ler ise daha alt sınıf. Hemen beraber yaşıyorlar genellikle. Onların sıkıcı, tekdüze yaşamlarından kurtulma yolları ise Beyaz Saray’da belirli periyodlarla yapılan yetenek yarışmasında kendilerini pazarlamak veya tasvip edilmeyen Mars yolculuğu. Kolonileşme gibi… Ekonominin önemli kısmı ise kartelleşme üzerinden gidiyor. Bir de hıyar AABD Der Alte denilen kişi tarafından yönetiliyor. Bir nevi ABD Başkan’ı… Burada çok önemli bir ayrımı belirtmekte fayda var. Her ne denli Der Alte erkek olsa da onun eşi, Nicole bacı daha mühim bir noktada duruyor. Yani, ataerkilden, anaerkile evrilen bir yapı söz konusu. Gidişatı düşününce, metne hareket katmak, umut vermek için kaçınılmaz olan isyancı bir grup ve onların lideri Beltrot Goltz devreye giriyor.

Işınlanmalar, zamanda sıçramalar, Hitler ile alakalı planlar havada uçuşuyor. Bir diğer kilit isim ise, piyanist, psişik Richard Kongrosian… Anlatının önemli kısmı onun üzerinden gidiyor.

Başka hangi unsura değinirsem, kitabın büyüsünü kaçıracak ipuçları vermiş olacağım. Burada kesmekte yarar var  bu nedenle. Lakin, kitabın finaline doğru metnin bir seviye yükseldiğini belirteyim. Philip K. Dick evrenine dahil oldukça, evrenimiz insana yetmiyor.
5_ Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü – Etgar Keret
tanrı olmak isteyen otobüs şoförü
“Prensip sahibi olduğundan otobüsünü asla bekletmeyen bir şoför, Interpol’ün peşine düştüğü küçük bir kız kılığına girmiş bir cüce, cehennem kapısındaki küçük delikten yakınlardaki bir kasabaya inen insanlar, sadece intihar edenlerin gittiği ve içinde yaşadığımızdan pek farkı olmayan sıkıcı bir öbür dünya, merhamet sahibi bir tetikçi ve merhametsiz bir Tanrı… Keret’in dünyası hareketi, oyunbazlığı ve hayalle gerçeği incelikle kaynaştırmasıyla benzersiz bir okuma tecrübesi sunuyor. Günümüz insanının hayatının sıradan kesitlerini zarif dokunuşlarla bileyerek gerçekliğin sınırlarını yeniden tanımlayan bu ironi ve mizah yüklü, keskin öyküler sayfalara sığmamaya, okuyanların zihinlerine kancalar atmaya fena halde niyetli. “
Keret’i tanımasam kara mizahın şenlikli ortamını kaçıracaktım. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü Keret’in en iyi kitabı olabilir. Neden, nasıl olur, imkanı var mı sorularını imha eden yazar. Yazdıklarımı da farklı bir alana taşıdı.
4_ Soğuk Kazı – Birhan Keskin
soğuk kazı
“Soğuk Kazı’da “kazı”, hem imgelerin kazıma yoluyla, belki de kazıya kazıya oluşturulduğunu, hem de gömülü bir şeylerin kazılıp çıkartıldığını ima ediyor sanki. Birhan Keskin’in yeni şiir kitabında “Flamingo” gibi kolaylıkla “Yeryüzü Halleri” şiirlerine dahil edilebilecek şiirler ile, “İstanbul”, “Sulukule”, “Tinerci” ve “Gazze” gibi somut şiirler bir arada…”
Birhan Keskin şiiriyle tanışıklığım Soğuk Kazı kitabına dayanır. Keskin’in imgeleri sadeleştiren dili, okuyucuya rahatlıkla aktarabildiği duyguları, özellikle ağrıyan tarafları gerçek bir şairi tanımlıyor. Kesinlikle okunmalı.
3_ Cam Kent – Paul Auster
cam kent
“Her şey yanlış bir telefon numarasıyla başladı. Aranan kişi o değildi. Fakat aynı yanlışlık ertesi gece de yapıldı. Ve böylece oyun başladı. Kişi, aranan kendisi olmadığı halde, öyleymiş gibi davranırsa ne olur? Bu rastlantı onu nereye götürür? Rastlantıların onu götürdüğü yere sürüklenmeye neden razı olur? Bu soruların cevabı yok. Suda yayılan halkalar gibi birbirini izleyen olayların peşi sıra, kişinin ardına düştüğü şey, sonunda kendi hayatı, kendi geçmişi, içindeki ben, içindeki öteki olabilir.”
“Uzun zaman sonra Paul Auster okumak harikaydı. Cam Kent’i bir solukta bitirdim. Öyküsü, karakterleri iyi çizilen tipik Auster metni etkisi yaratan, Metis Yayınları’nın iyi çevirisi sayesinde anlaşılabilir seviyedeki dil oyunlarıyla renklenen güzel bir kitaptı. Milton’dan Don Kişot’a çeşitli edebi göndermeler, dur durak bilmeyen referanslarlarıyla, gizemli kurgusuyla dolu dolu 143 sayfa. New York Üçlemesi’nin ilk kitabı Cam Kent, sonraki kitaplar; Hayaletler, Kilitli Oda için de heyecan uyandırıyor.”
2_ Yanık Saraylar – Sevim Burak
yanık saraylar
“Sevim Burak’ın ilk kitabı Yanık Saraylar, 1965’te yayımlandığında yarattığı tartışmalar ve çektiği ilgiyle yılın edebiyat olayı sayıldı; Türk öykücülüğündeki modern yönelişler içinde ayrı bir yeri olduğu kabul edildi.Azınlıkların, müzmin yalnızların, umutsuzların, bir köşede ölmeye çekilenlerin dünyalarını anlattığı bu kitabında da “Düşüne düşüne hayatının en hurda ayrımlarına kadar indi.”Sevim Burak, edebiyatında her zaman hayat üstüne derinlemesine düşündü, tek tek bireylerin dertlerini içeren ortak çerçeveler çizdi ve yaşamanın dehşeti üstüne odaklandı.”
Sevim Burak geç keşfettiğim harika bir öykü damarı. Istanbul’un belirgin bir dönemine bakan çarpıcı fotoğraflar. Kırık, kırgın biraz biraz. Anlaşılamamın huzursuzluğu. Kendini bilmenin, arzuların zorluğu. Şiirsel dile yakın tümceler. Bilinç akışı kıvamında anlatım tekniği. Kesinlikle okunmalı, es geçilemeyecek kadar güzel…
2_ Lüzumsuz Adam – Sait Faik Abasıyanık
lüzumsuz adam
“[Sait Faik’e] geceleri sinemalarda rastlardım. Tanışmazdık.
Sinemanın ön sıralarına oturur, koltuğuna iyice gömülürdü.
Koyu yeşil bir pardösüsü, çok dar kenarlı, kafasının biraz üstünde kalan kahverengi bir şapkası vardı. Sinema dönüşü dalgın, Beyoğlu’nun gece yarısı kalabalığına dalar, çeker giderdi. Sinemada bulunanlar arasında bu gedikli birinci mevki müşterisinin yazısını okuyan var mıdır acaba, diye çok düşünmüşümdür. Kuşkusuz, yoktu. Sait Faik, edebiyattan hoşlanacak bir okur topluluğunu hazır bulan talihli yazarlardan değildi. Okurunu yetiştiren, eğiten, okuruyla birlikte oluşan bir yazardı. Gerçek talihinin de bu olduğu söylenemez miydi?”
Sait Faik’e sığınmak…
Onun yaptığı öykücülük değil, edebiyat değil. Pekala insan sanatı.
Yaşama karıştığımı hissettiğim az sayıdaki kitaplardan oldu.Belki de biraz durmak, durup insanlara bakmak… Kendini değil de onları düşünmek, onların hikayelerinin ucundan tutmaya çalışmak iyi gelecek hep bana. Kendi hikayemi kuramadığımdan değil. Kendi hikayemin başkalarının gerçekleriyle şekillendiğini bildiğimden. Gerçek, duru hikayeler, onların insanları, o insanların evrenleri var. Olmalı hakikaten.
1_ Tüm Kitaplarıyla Barış Bıçakçı
bizim büyük çaresizliğimiz
Olan olmuştu işte… Aslında hayır, okuduğum çoğu kitapta pek umursamam böyle hadiseleri. Kadın karakterlerine aşık olup, erkekleriyle dost olmaya çalışmak gibi bir hevesim yoktur. Ancak, “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” sonrası savunma mekanizmam yerle yeksandı. Evet, Nihal’e deli gibi aşıktım, yanımda dursun, acılarına iyi geleyim istiyordum. Sonra yaşıma başıma bakmadan, orta yaşlılar dünyasının iki sade vatandaşı Ender ve Çetin ile arkadaş olmak istiyordum. Tabii, onlarla arkadaş olmadığımdan, Nihal’in sorumluluğunu üzerimde hissetmediğimden ona aşık olurken asla çekinmedim. Ender ve Çetin’in ise bir şeyden haberi yoktu…

Nihayetinde Barış Bıçakçı külliyatına son noktayı koydum. “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” in ardından… Bu kitabı sona saklama nedenim açıkçası, filme uyarlanmış olmasıydı. Bir dönemde herkesin elinde görmek. Popüler eşittir tu kaka mı, çoğunlukla, her zaman değil. Bazı şahsi bakış açılarında ise bir uzaklaşma meydana getirdiği aşikar. Neyse tüm kitaplara değinmeden konuya girelim. Bir süre yere paralel gidip!!!


Genel hatlarıyla tüm kitapları anımsadığımda, artık iyi bir Ankaralı olabileceğim, en azından yer yurt bildiğim ortaya çıkıyor. Sonra, dostluk anlatılarının şekillendirdiği metinlere (ismime bir gönderme 🙂 ) aslında ne denli ihtiyacım olduğu. Ekonomik dil yapısıyla bu metinlerin, iyi bir edebiyat ürünü tanımının sonuna dek hakkını verdiği… Vesaire…

“Bizim Büyük Çaresizliğimiz” en sevdiğim Bıçakçı eserleri arasında yerini aldı. Yetmedi üstüne filmini de izledim. Kitap iyi, film kötü, film iyi, kitap kötü… Kesinlikle Seyfi Teoman (ki kendisini erken kaybettiğimiz için her daim hayıflanacağım, sinemanın büyük kaybı) iyi bir iş çıkarmış ortaya. Okuyanlar bilir, birinci tekil şahıslı, gözlemsel bir anlatımdır kitap, tabii film görsel bir sanat, kitabı görsele döndürmek için de bazı sinemasal mucizelere başvurulmuş haliyle. 

Kitabın üzerimde bıraktığı etki büyük. Hemen her Bıçakçı kitabında olduğu gibi. “Aramızdaki En Kısa Mesafe”, “Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra”… Nicesi…

Ancak yeri en özel olan kitap; Bıçakçı ile tanışmama da vesile olan: “Veciz Sözler”… Sadece bana Barış Bıçakçı yolunu açtığından değil, kendime en yakın hissettiğim, sırtını sıvazladığım, yapma be dediğim ana karakteri “Sulhi Saygılı” nedeniyle de…
Nihayetinde anladım ki, Barış Bıçakçı anlatıları beni samimiyetiyle, gerçek kahramanlarıyla, edebiyat tutkusuyla kıskıvrak yakalamıştı… Şimdi içimde bir boşluk büyür, gece çıldırır, beni boğar, okuyamamak böyle bir his, aşık olamamaya benzer!!!
Ki ben hala Nihal’i büyük bir tutku, büyük bir öfkeyle severken… (Birkaç haftaya Barış Bıçakçı külliyatına geniş geniş dadanacağım, didik didik bir yazı olacak, edebiyatına yakışır)

Advertisements

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s