OKG: Edmond

edebiyat
Doğduğumda her şey normalmiş aslında. Çığlıklarım ameliyathaneyi doldurmuş. Annem hep öyle anlatırdı. Hastalığımın adını koymak için dolaştığımız doktorlardan biri, belki de sebebin doğumda olduğunu söyleyince, ister istemez bu bağırışlarıma bağlıyorduk durumu ailecek. Şimdi düşününce çok salakça geliyor. İlk konuştuğumda iki buçuk yaşındaymışım. “Bab-ba, bab-ba” ilk kelimelerim olmuş ama birkaç tekrardan sonra sesim viyaklamaya dönüşüp, tümden kesilmiş. Ağzım oynuyormuş fakat hiç sesim çıkmıyormuş. Bizimkiler panik olmuş ve hemen doktora götürmüşler beni.  Tabi o zamanlar bu hastalığı bilmek mümkün değildi. Teşhis koyulması birkaç ay sürmüş. Edmond Sendromu deniyor hastalığıma. Dünya üzerinde 7 kişide varmış sadece. Ses tellerini tutan ve konuştukça ses tellerinin ses çıkarma özelliğini kaybettiren bir hastalık. Eğer konuşmaya devam edersem, bir gün sesimin tümden gidebileceği bir hastalık. Doktor, ailemi sadece acil durumlarda konuşmam gerektiğine ikna etmiş. İlk seferde sesim bir hafta sonra geri gelmiş, iniltiler çıkartmaya başladığımda fark etmişler.
Tahmin edebileceğiniz gibi çocukluğum iğrençti, belki de biraz komikti. Konuşmamam için seks oyunlarında kullanılan ağzı kapatmaya yarayan, kırmızı toplardan kullanmak zorunda kalmıştım. İnsan içine çıkartılmıyordum haliyle. Bir sonraki konuşmam dört yaşındayken, annem tarafından bilinçli bir şekilde yaptırıldı. Kadıncağız, yavrusunun sesini duyamamaya dayanamayıp –eh biraz da bencillik- bana “Anne” dedirtmiş. Babam bir güzel kızmış haliyle ama olan yine bana olmuş. Sonuç; üç haftalık bir sessizlik… Annem sessizliğim yüzünden her gün ağlamıştı. Bu bize ders olur sandık ama olmadı tabi. Ara ara konuşup sesimi kaybettim.
Hayatımdaki en büyük hayal kırıklığı oyuncu olamamaktı. Keşke sessiz filmler döneminde yaşasaymışım. O zaman sorun olmazdı belki. Durumum böyle olunca konuşmadan yapabileceğim bir iş aradım ve site tasarımcısı oldum. İnsanlar bana ne istediklerini söylüyordu, ben de yerine getiriyordum. Eşimle de işim sayesinde tanıştım. İnternet sitesinin tasarımını yaptığım bir şirkette çalışıyordu. Doğuştan sağır olan annesi için işaret dili öğrenmişti. Bu sayede anlaşmaya başladık. Evlenme teklif ederken kullandığım üç kelime bana beş aya, evlenirken “Evet” demem ise bir yıla patlamıştı. Durumum giderek kötüleşiyordu fakat oğlum doğduğunda kendimi tutamayıp ağzımdan “Oğlum” kelimesi dökülünce iki yıl sessizliğe gömüldüm. Kızım doğduğunda hala sessizdim. Sanırım beni bunun için hiç affetmedi. Ona tüm hayatı boyunca tek bir kelime bile söylemedim ve onun için susmayı hiç göze alamadım. Yıllar geçtikçe ailem benden uzaklaşmaya başladı zaten. Ailesine onları sevdiğini söylemeyen -hele ki böyle bir imkânı varsa- bir koca veya bir babayı ne kadar sevebilirsiniz ki? Oğlunuz evlenirken, kızınız üniversiteyi bitirirken, karınızın annesi öldüğünde bir teselli sözcüğü çıkartmamak onları önemsemediğim anlamına mı geliyordu sanki? Biraz bencil olduğum doğru ama korkuyordum. Sesimin tümden gitmesinden, bir daha hiç konuşamamaktan ve ölürken sessiz kalmaktan korkuyordum.
Kalbime giren ağrıyla yolun ortasında kıpırdayamaz hale geldiğimde, ölüm geldi diye düşündüm. Çevremde insanlar yürümeye devam ediyordu fakat hayat benim için yavaşlamış ve durma noktasına gelmişti. Belki de bitecekti… Önümde duran bir genç bana “İyi misiniz?” diye sordu. İyi miydim? Cevap vermek istiyordum ama sesimin çıkmamasından korkuyordum. Sesim çıksa bile önemsiz bir şey miydi bu ağrı? Boşu boşuna sesimden mi olacaktım? Genç adam beni sarsmaya başlamıştı ve ben hala cevap verememiştim. Hareket edemiyordum ki işaret dili ile cevap verebileyim. Dudaklarım kımıldıyordu, hissediyordum ama konuşmak benim için o kadar yabancıydı ki! 10 yıldır tek kelime etmemiştim.  Kalbimin ağrısını sol kolumda hissetmeye başladığımda ancak cesaretimi toplayabildim. Evet, bu sefer gerçekten ölüyordum. Yere yığılmadan önce “Kalbim, ölüyorum” diyebildim sadece. Başımda bir kalabalık toplanırken tanıdık yüzler aradım. Karımı, oğlumu, kızımı, babamı ve annemi… Kimse yoktu. Hatta yıllar boyu beni muayene eden doktorları aradı gözlerim. Hala anlamadıysanız şu an ölmek üzereyim ve hayatım gözlerimin önünden geçiyor. Zihnimde düşünceler çalkalanmaya başladı “Şu an hissettiğim tek şey pişmanlık. Ailemi kaybetmemeliydim. Onlara bakarak ölmeyi o kadar çok isterdim ki. Ölmeden onlara sizi seviyorum diyebilmeyi… Konuşma kabiliyetim vardı ama yetersizdi. İnsanlara hissettiklerimi asla söyleyemedim. Sadece ağzından çıkacak kelimeleri değil, zihnindeki kelimeleri de alınmış kırık bir bedendim ben. Şimdiyse ölüyorum. Yalnız bir şekilde, bir yolun ortasında…” Birden fark ettim ki bir ses geliyordu kulağıma. Düşüncelerimi okuyordu. Hayır, bir dakika! Bu bendim, konuşabiliyordum! Son sözlerim ise “Konuşabiliyorum! Hassiktir…” oldu.
                                                                                                              
Advertisements

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s