Erken Kaybedenler: Onlu Yaşlarımda Başladım Kaybetmeye; Sürdü Gitti

“Apartmanın girişindeki lambayı sen mi kırdın Bülent?”

“Hangisini?”

“Otomatik yanan, sensörlü lamba.”

“Hayır.”

“Komşu görmüş, yalan söyleme. Süpürge sapıyla kırmışsın dün gece.”

Önüme baktım.

“Neden kırdın?”

Cevap yok.

“Hasta mısın evladım? Söyle bana, neyin var, neden kırdın lambayı, yapma böyle…”

“Kırdımsa kırdım, ne olacak! Çok mu değerliymiş?”

“Lamba senden değerli mi evladım, lambanın .mına koyayım, lamba kim? Yöneticiye de dedim. Lambanızı s.keyim, kaç paraysa veririz. Sen değerlisin benim için.”

“Beni görünce yanmıyordu baba.”

“Nasıl ya?”

“Görmezden geliyordu, yanmıyordu. Kaç sefer yok saydı beni.”

Onlu yaşlarında takılıp kalmayı bir halt zanneden benim gibi insanlar için gizli bir define haritasıydı Erken Kaybedenler. Emrah Serbes’in harika anlatımlarının yanı sıra, hemen tüm metinlerin toplamı, erkek çocukluğunun çeşitli evrelerine işaret ediyordu. Üstelik bunu yaparken, alacalı söz oyunlarına değil, çocuk öfkesine, çocuk kırılganlığına, çocuk cesaretine başvurarak. Yukarıdaki alıntıyla yazıma başlama sebebim ise, okurken hafif bir çığlık atmama neden olmasıydı. O sensörlü lambalar kahrolsun, kaç defa kırmaya yeltendim.

ErkenKaybedenler

Anneannemin Son Ölümü: “Çünkü büyük bir tecrübeyle konuşuyorum. Tecrübe ıstıraptır güzelim ve zannettiğinden çok daha fazla ıstırap çektim.”

Kuşak farkının bir hiç olduğu, aşıldığı, temelinde yalnızlık ve sevginin oturduğu güçlü bir öykü ile açılış yapar Erken Kaybedenler. Anne babası ölmüş, anneannesi tarafından büyütülen ana karakterimizin yaşını vermeye gerek yok. Lakin eylemleriyle, hayata bakışıyla gayet olgun tavırlar sergilediğini söylemem mümkün. Öyle ki ilk evlilik teklifini çoktan yapmış. Yasemin’i koca bir şehirde aramak, cevabını almak için yola bile çıkmış. Birincisi; biz çocuklar öyle küçük görülmekten hoşlanmayız. Sizin o; “çocuk işte”, “çocuk ne de olsa” nidalarınızla bize bulaştırdığınız pastel küçümseme aslında bizim olgunluğumuzu kıskanmanızdandır. Tabii kıskanacaksınız, zira siz çoktan sisteme adapte olmuş, gık çıkarmadan döngüye kapılmışsınız. Biz ise on yaşında, altı yaşında, konuşmayı söktüğümüzde sevdiğimiz kadına evlenme teklif edebiliriz. İşte netice şu, büyüyünce insan korkuyor sevgisini belli etmeye. Kadınlardan çekiniyor, neden; kadınların beklentileri (çoğu kadının) borsaya endeksleniyor, rahat yaşam standartlarına vesaire. Bizim de isyanımız tükeniyor, o futbol sahasında köşeye golü takan adam değiliz artık.

Öykünün bir diğer nüansı, ki hepimizde olduğunu tahmin ettiğim kavgacı akrabalar. Sessizce yapılan kavgalar, harika uçan tekmeler, duvarda duvak patlatmalar. Hey, biz kuralına göre oynuyoruz çocukken, kuralları da biz koyuyoruz.

“Pazarcının yüzüne koca bir domates fırlatmıştı bir keresinde. Bugün eli bıçaklı psikopat pazarcının yüzüne domates fırlatan insan, Roma devrinde yaşasa Spartaküs’ün ordusuna katılmaz mıydı?”

Anneannenin de, hastalığının depreştiği vakitlerde torununu, öykünün ana karakterini, ölen eşi Rüstem Bey’e benzetmesi gayet manidar…

Zannettiğin Gibi Değil: “Çünkü hafiften titreyen ince uzun parmaklarıyla, ince uzun bir sigara yakmıştı. Elmacık kemiklerine içtiği kırmızı şarabın rengi sızmıştı, gözleri buğuluydu, kirpikleri uzundu.”

“Zannettiğin Gibi Değil” aslen bir abi, kardeş ilişkisi. Abi kardeş ilişkisi yüzyılımızın en büyük psikolojik, sosyolojik, nörolojik, binbir …jik sorunsalıdır. Öncelikle belli döneme kadar abi, kardeş sorumluluğu altında ezilir. Ardından, kardeş, abi örnekleminde istemeyerek katılımlı bir deneye maruz kaldığından isyan bayrağını açar. Ebeveyn beklentisi; bari abine benze, abinde hiç böyle şeyler görmedik; şeklindeki söylemlerle, kardeşi oyun dışına iter.

Game Over: Öykü Serhat – Nilüfer ilişkisinin ön planda olduğu bir anlatı şeklinde ilerlerken, Serhat’ın kardeşi (hakikaten ismi ne onun?) zihninde kurduğu evrende, kendi gerçekleriyle anlatının ana karakteri şeklinde karşımıza çıkar. Ona göre, Serhat dallamanın tekidir, Nilüfer ise Serhat’a değil, kendisine layıktır. Üstelik birazdan arzularına yenik düşecektir Nilüfer. Babaları da, bir mafya hesaplaşmasına kurban gitmiştir.

Hafiften, masum erotik bir izlek tutturan öykü, karakterleri farklı anlarda bir araya getirerek, her karşılaşmada bize çeşitli bilgiler vererek önemli kozlarını oynar.

Can alıcı kısım ise;

“Adım ne benim?” diye bağırdım. Bardaki uğultu bir anda kesildi, herkes bize döndü. “Neden susuyorsun Serhat?” diye sordum bize bakanlara dönerek. “Çünkü benim adım yok, adımı çaldın benim! Serhat’ın kardeşiyim ben. Benim adım Serhat’ın kardeşi. Ne bok yersem yiyeyim Serhat’ın kardeşiyim…”

Varoluşçuluk kırpması. Eğer birilerinin kardeşi, eşi, oğlu, babası, annesi, ablası, abisi, bilmem nesi, neyin bilmemi olursak biz nasıl kendimiz olacağız be!..

Korhan Ağbi’nin Kardeşi: “Kooperatifin bahçesinde maç yaparken hep yanımıza gelir, kale direği niyetine koyduğumuz taşların yakınında durur, bizi öylece seyrederdi. Çok güzel bir kızdı. İsmi Aycan. Kafasına top gelecek diye korkardım.”

Öhöm, futbol var ya futbol, o sonradan küçümsenen oyun, onlu yaşlarda hatta ömrümüzce bizi biz eden yegâne olgudur. Savaştır… Kimlik mücadelesidir. İlk aşkı bulmanın tesadüfi oyunudur. Ben de baya sıkı topçuyumdur ya, hiçbir röveşata golüm sonrası bir kız boynuma sarılmadı. Lakin sarılanları gördüm. Öyledir yani, salt topa vurmak değildir. Yukarı mahalleyi alaşağı etmektir. Beleşe kola içmektir. Mahalle abilerinin yanında takılabilmektir. Hepsini geçtim, sükût bir insanın, normal yaşamında Freud Amca şiddetini kenara iten insanın, o şiddeti özgür kıldığı alandır.

“Korhan Ağbi’nin Kardeşi” sanırım kitap içerisinde, karakterleri en tanıdık öykü. Çok iyi oynamayan, sosyal yaşantısı neredeyse bir arkadaştan ibaret merkezi karakter, pek sevmediği ancak dışarıyla yegâne bağlantısı, maçlara alınma nedeni olan arkadaşı Erhan, can sıkan, oyunbozan, lakin onları koruyan mahalle ağbisi Korhan, kız kardeşi, güzel Aycan ve bir gölge gibi beliren Esra…

Eğer istemediğin bir şey yaptıysan hemen tüymek gerekir. Bizim yaşlarda maça girmek önemlidir. Göz ucuyla gelen kavisli ortayı süzmek. Sevmediğin adamın kaval kemiğine tekmeyi yedirmek…

Erhan’a yardım ettikten sonra öykü bir seviye yukarı çıkar. Artık, korku, vicdan öyküsüdür. Finalde ise hayal kırıklığı, yoksunluğa dönüşür. “Erhan takımı kurdu. Ben kaledeydim yine, maçtan ziyade yeni eldivenlerimle ilgileniyordum. Aycan geldi, tam taşın yanında durdu. Saçlarını iki yana örmüştü, üstünde beyaz bir palto vardı. “Ne haber?” dedi.

Ayrıca, grevle alakalı iyi bir arka plan metninin bulunduğunu ve ailedeki her karakterin böyle bir süreçten nasıl etkilendiğini incelikle anlattığını da ekleyelim.

Denizin Çağrısı: “Çok kötü bir başlangıç. Daha ilk cümlende, hiç tanımadığın bir insana bir yoksunluğunu hatırlatmak. Ancak kötü niyetli biri böyle yapar kızım. Cevap vermedim, ilgilenmez göründüm. Çünkü ben ilk bakışta aşka inanırım. İlk bakışta aşk şöyle bir şeydir, insanlar birbirine kovan yok mu diye sormazlar bir kere.”

Kitabın en beğendiğim öykülerinden olduğunu söylemem gerek. Bir kere, dünyanın en büyük arada kalmışlığını, ikilemini odağa oturtuyor önce. Plaja giderken, “kova mı, kamyon mu?” almalı. Evet kova daha iş görür, lakin kamyon yeni, hem bizim gibi önemli insanların kamyonu olur. Kova küçük kardeşlere göredir. Tatile de gittiğimize göre, çapkınlığın da tadını çıkarmalıyız değil mi. Hiçbir kız kovayı cazip bulmaz…

Yaz aşkı, hayatımızdaki en önemli mevzudur. Biz çoğunlukla hiçbir kadını unutmayız. Genellikle unutulan tarafın salkım saçaklarıyızdır.

Kumdan Kale: Kumdan Kale etrafında örülen sahneler de hayli samimi ve güzeldi.

Yine ikilem; “Kova mı alayım deniz yatağı mı?” neden her şeye sahip olamaz bir erkek çocuğu ve neden genellikle hiçbir şeye sahip olur… “Durup dururken, “En mutsuz olduğun gün hangisiydi?” diye sordu. Bu kız içimden geçenleri mi okuyordu? Dikkatle baktım yüzüne. Kahverengiyle yeşil arasında gidip gelen, bal rengine yakın gözleri vardı. Pansiyon sahanlığına vuran sokak lambasının ölgün ışığında, lazer gibi parlıyordu.”

Ah Ege, Ah Akdeniz…

Advertisements

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s