Cemal Erdem: Sadece Duvardaki Başka Bir Tuğla

Sulanmış çimlerin kokusu… Sokağın sessizliği… Masmavi gökyüzü… Mızıka çalan bir kadın… Gün ışığı… Huzur.
Caddenin ortasında, darağacında sallanan bir adam. Saklanmaya fırsat bulamadan suçüstü yakalanmış. Gazeteler yazıyordu. Güldüğü o kadar belirginmiş ki inkar etmemiş. İdam kararı oracıkta, polisler tarafından verilmiş. Hemen infaz edilmiş.
Sırtımı rüzgarda hafif hafif sallanan boş bedene verip eve yürüyorum. Zili çalıyorum. Annesi açıyor kapıyı. Suratıma bakıyor. Anlıyor… İçeri giriyoruz, mutfağa. Henüz dokunulmamış üç kişilik kahvaltı sofrasına oturuyorum. Ekmek var, tereyağ var, utanılacak bir şey yok.
Çocuk uyanmamış.
Annesi çayımı dolduruyor. Biyolojik annesi değil tabii. Yasanın izin verdiği biçimde, hiçbir duygusallık taşımayan seri üretim bir koruyucu sadece. Programlanmış edimler, kestirilebilir cümleler. Devletin, seçilme ihtimali bulunan sekiz yaş çocuklarına atadığı türden. Prosedür. Çocuk kaderini gerçekleştirinceye kadar sağlıklı kalmalı.
Zizi mutfağa giriyor. Evet, sekiz yaşında (seçilenler daima bu yaş grubuna aittir) esmer, kıvırcık saçlı. Sağ elinin üzerindeki baklaya benzer doğum lekesi. Sol yanağındaki gamze. Kış doğumlu.
Benim için bir denetçi dosyasında yazılan bilgilerden ibaret olan çocuk karşımda duruyor. Görevim bugün ona eşlik etmek. Komedyen onu bekliyor, duvar onu istiyor.
Kahvaltımızı bitiriyoruz. Zizi hazırlanıyor. Annesi:
“Küçüğüm seninle gurur duyuyorum.” diyor otuz sene evvel yüklenen ses tonuyla.
Kapıdan çıkıyoruz. Önce Zizi’nin okuluna gitmeliyiz.
Caddeler, sokaklar Zizi ile dolu. Ülke Zizi’nin suretine bürünmüş. Afişler, bayraklar… Bizi görenler, Zizi’yi fark edenler hemen alkışlamaya başlıyor. Coşku dalga dalga yayılmakta. Kimse gülmese de, hepsinin mutluluğunu hissedebiliyorum.
Okul sokağına giriyoruz. Zizi yan koltuğumda, tek kelime etmeden bulutları seyrediyor. Suskunluğunu bozmayacaktır. Gözetmenlik yaptığım on yıldır kimse suskunluğunu bozmadı. Kutsal anlarda, kelimeleri kullanmamak, ses çıkarmamak genetik bir kod olmalı. Her ne kadar insanlar başlangıçta, kutsal törenlerine hazırlanırken, tören sırasında çığlıklar atmış olsa da.
Zizi arkadaşlarıyla vedalaşıyor, omuzlarına dokunarak. Vedalaşma ritüeli omuzlarda yükseliyor. Fazlasına izin veya gerek yok.
Harika eğitim sistemimizin ana aktarıcılarından mimara dönüyor Zizi son defa. Herkes aynı ağızdan tekrarlıyor:
“Küçüğüm seninle gurur duyuyoruz. Ülkemizin refahı bir kat daha yükselecek sayende. Zizi, Zizi, Zizi!”
Üstünlüğünün bilincinde Zizi. Kibirli bir havası var.
Sınıftan ayrılıyoruz.
“Çocuklar kitaplarımızın on altıncı sayfasını açalım.” cümlesini duyuyorum mimardan.
Gülün Adı kitabının çocuklara yönelik sadeleştirilmiş baskısının sayfalarının çevrildiği canlanıyor zihnimde. (bebekler için, yetişkinler için, yaşlılar için olan baskıları da mevcut)
Yirmi dakika sonra komedyenin yanına, Elysian’a ulaşıyoruz. Kare halinde tasarlanmış, yerin altında iki kat, yerin üstünde bir kat, bir de zemin kattan oluşan şehir tapınağımız burası.
Zizi yarım saat kadar yanımdan ayrılıyor. Genç, bakımlı hemşirelerce yıkanıp temizleniyor. Ardından tekrar buluşuyoruz. Omzuma dokunuyor Zizi.
Vakit geldi. Gitmesi gerek.
Gardiyanlar Zizi’yi alıp, büyük salondan götürüyor. Bir anlığına Komedyen’i, maskesini (gözleri haricinde tüm yüzünü kaplayan) görebiliyorum. Başıyla selamlıyor beni. (maske sadece seçilmiş kişiyle başbaşa kalındığında çıkar)
Daracık sunak merkezinde Komedyen ile Zizi yalnız kalıyorlar.
Neler olacağını biliyorum. Ölümsüz Bildirge’de, ülkemizin kuruluş metninde yazıyor.
“Gülmenin yasaklandığı, ağlayan insanların kalmadığı ülkemizde duvarlar durmadan yükselmeli. Kalan son Komedyen, ölümsüz usta, seçilmiş çocuğu ağlattığında, çocuğun ağlamaktan kalbi durduğunda… Refahımız da duvarlar misali yükselecek.”
Elysian’dan krematoryuma doğru yola koyuluyorum. Ana meydan tıklım tıklım. Bekleyiş başlamış. Canlı yayın araçları da olan biteni tüm ülkeye naklen yayınlıyor.
Arabayı otoparka çekip, bacanın görülebileceği bir mesafeden krematoryumu izliyorum. Bir buçuk saat sonra bacadan mavi duman yükseliyor. Meydan çığlık çığlığa. Birbirinin omuzlarına dokunan (vedalaşmak değil bir sevinç, kıvanç belirtisi) insanlar. İyi dilekler.
Duygusallığım üzerimde. Ülkemizin büyük sorunu bu; aşırı duygusalız. Aşırı merhametli, aşırı misafirperver, aşırı düşünceli, aşırı aşırı…
Kematoryuma girip orta büyüklükteki dikdörtgen tuğlayı, Zizi’nin külleriyle imal edilen tuğlayı alıyorum. Arabanın arka koltuğuna atıp, tören alanına, şehrin kuzeyinde (ki ülke sınırlarından biridir) yükselen duvara götürüp görevlilere teslim ediyorum.
Diğer yurttaşlarla beraber töreni seyrediyoruz. Altı aydır yükselen vergi grafiğiyle, şehrimize yaptığı ekonomik katkılarla tuğlayı duvara yerleştirmek Bay K.’nın hakkı. Bay K., şık ceketi, simsiyah ince bıyıkları, zarif uzun boynu, boynuna ihanet eden koca göbeğiyle elli metre yüksekliğindeki duvara zar zor çıkıyor. Merdivenlerde yardım alması normal.
Uzun bir nutuk çekiyor. Başkan tarafından omzuna dokunuluyor. Seyircilerle alkışlıyoruz. Ağlamak istesem de yapamıyorum. Sadece seçilmişlere bahşedilmese inanın yapabilirdim.
Bay K. Tuğlayı duvara bırakıyor:
“Küçüğüm seninle gurur duyuyoruz.”
Aynı esnada, ülkenin doğusunda, batısında, güneyinde tuğlalar duvarlara bırakılıyor. Altı ay kadar rahatız. Gelecek kutsal törene dek.
İnsanlar ufak ufak tören alanını terk ederken, tuğlalara bakıyorum:
“Sadece duvardaki başka bir tuğla. Refahımız, güvenliğimiz için.” diye geçiyor içimden.
Advertisements

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s