2014 Rüya Sineması (Evde İzlediklerimiz Seçkisi)

* Rüya Bilmecesi (La Science des reves)

rüya bilmecesi

Yönetmen: Michel Gondry
Senaryo: Michel Gondry
Oyuncular: Gael Garcia Bernal, Charlotte Gainsbourg

“Ya rüyalar artık gerçek olursa? Kendi dünyasında yaşayamayı seven utangaç Stephane, Paris’te ufak bir apartman dairesinde yaşamaktadır. Yan dairesine taşınan Stephanie’ye aşık olmaya başladığını farkedince duygularını nasıl kontrol etmesi gerektiğini bilemez. Hayal dünyası o denli geniştir ki, bir süre sonra rüyalarındaki olayları kendi amaçları için kullanabilmeyi başarır.”

Michel Gondry’e Artistik Bellek için, artistik rüyalar tasarlamak için bir film çekelim deseydik muhtemelen bize bunu çoktan yaptığını söyler ve Rüya Bilmecesi’ni işaret ederdi. Gondry’nin analog ve eski sinemasal teknikler sevdasıyla, rüyaların kıymetini de kıyametini de bilen ana karakteri Stephane’la, muzip icatlarla, bir türlü gerçekleşmeyen aşk hikâyesiyle Rüya Bilmecesi bu sene izlediğimiz en özel filmlerden oldu. Artistik rüya tasarımlarıyla ilgili tüm toplantılarımızda başucu filmi olarak göstereceğiz. Gondry’e ufak bir tepkimiz var tabii, film müzikleri albümüne “Rüyalarda Buluşuruz” u da eklememesi ve filmde bizden kimseyle çalışmaması konusunda.

* Postacı (Il Postino)

il postinoYönetmen: Michael Radford
Senaryo: Pablo Neruda, Anna Pavignano, Michael Radford
Oyuncular: Philippe Noiret, Massimo Troisi, Maria Grazia Cucinotta

“1950’lerde İtalya’daki küçük bir adadayız. Dünyaca ünlü Şilili komünist şair Pablo Neruda, siyasi sebeplerle ülkesi dışında yaşamak zorunda kaldığı sürenin küçük bir kısmını burada geçirir. Mektuplarını taşımakla görevli postacı naif Mario, Neruda’yla kısa zamanda mesafeli bir dostluk kurar. Usta ozanın verdiği tüyolarla hem içindeki şairi ortaya çıkarır hem de esmer güzeli Beatrice’nin kalbini kazanır.”

Postacı ölmeden önce izlenmesi gereken filmler listesinin değil yaşarken birkaç defa izlenmesi gereken filmler listesinin ilk sıralarında yer alacak nitelikte bir film. Doğal ve samimi. Süresi boyunca pek çok duyguyu bir arada yaşatıyor. İçtenlikle sevebileceğiniz bir ana karaktere, şiire, Pablo Neruda’ya ve İtalya’nın eşsiz görüntülerine sahip Postacı’ya karşı bir filmden fazlasını hissetmek, filme aşık olmak veya onu başucunuzdaki dostunuz gibi kabul etmek de mümkün. Neruda ile Mario’nun aralarındaki diyaloglar üzerine saatlerce düşünülebilir. Özellikle Neruda’nın mecazlar üzerine söylemleri çok değerli. Mario’nun sevdiği kadın uğruna şiir yazma çabası, onun şiir yazabilme ihtimali de filmin en güzel yanlarından. Postacı’yı Postacı yapan bir başka özellikse, Mario’nun aşık olduğu kadına hissettikleri kadar onun Neruda’ya bağlılığının güçlü oluşu. Aynı zamanda filmin arka planında Neruda’nın politik tavrından beslenen ve dönemin koşullarına dair önemli tespitler de mevcut. Şu ana dek izlediğim en güzel final sahnelerinden birini de barındıran Postacı ihmal edilmemesi gereken bir sinemasal güzellik. Tüm yaşananlara rağmen umut bırakan kaç film var hayatımızda?

* Perde Açılıyor (All About Eve) 

IFYönetmen: Joseph L. Mankiewicz
Senaryo: Joseph L. Mankiewicz, Erich Kastner, Mary Orr
Oyuncular: Bette Davis, Anne Baxter, George Sanders, Celeste Holm

“Margo Channing, uzun tiyatro kariyerinin doruklarında, hırslı ve yetenekli bir oyuncudur. Hayatının, büyük bir hayranı olarak kendisiyle tanışmaya gelen genç Eve Harrington’la karşılaştığında nasıl değişeceğinden habersizdir. Eve, Margo’nun sekreteri olarak onunla yaşamaya başlar ancak aslında olmak istediği Margo Channing’in kendisidir…”

Sahne tozu yutmak deyimini kirli spot ışıklarıyla anlatan, kariyer tırmanışını hırslarla ören, yazarından eleştirmenine, yönetmeninden yapımcısına, oyuncusuna, egoların çarpıştığı, oyunculukların parladığı film: “All About Eve” . Farklı bakış açılarının anlatıcı rolüne soyunması ile filmin finalindeki kapanan bir daireyi anımsatan sahne harikaydı. Diyaloglar çok iyi yazılmış. Bir oyun yazarın, bir oyuncuyu karakterlerine ters düşmeden böyle konuşturabilmek önemli yetenek gerektirir sanırım.  Ayrıca dönemin tiyatro, sinema, televizyon anlayışlarına dair de önemli ipuçları mevcut. Nasıl geçtiğini anlamayacağınız yüz kırk dakika. Keyifle izleyebilirsiniz.

* Babam İçin (In The Name of the Father)

babam içinYönetmen: Jim Sheridan
Senaryo: Gerry Conlon, Terry George, Jim Sheridan
Oyuncular: Daniel Day Lewis, Emma Thompson, Mark Sheppard,

“Basit kaygıları olan saf İrlandalı genç Gerry Conlon, 70’li yıllarda Londra’ya gelir. Kendini hayatın akışına kaptıran delikanlı burada bir işgal evinde serbest bir hayat yaşayan gençlerle birlikte zaman geçirmeye başlar. Bir polis baskınında hiç ilgisi olmadığı 1974 Gyildford bombalamasından sorumlu tutularak tutuklanır.
O dönemin İngiltere’sinde şimdikinden çok farklı olarak, terörle mücadele adına insan haklarının hiçe sayıldığı uygulamalar olmaktadır. Yoğun fiziksel ve manevi işkencelerin baskısı altındaki Gerry’nin ömrünün sonbaharındaki masum babası da, suç ortağı olarak hapse atılır. Kadın bir avukatın yıllar süren çabalarının da yardımıyla, Gerry maruz kaldığı adaletsizliğe direnmeye başlar.”

Daniel Day Lewis oyuncu olmasaymış, sinema büyük bir eksilikle karşı karşıya kalırmış. Babam İçin Lewis’in ustalıklı performansından güç alan, adaletsizliği sorgulayan, iktidardakilerin, güvenlik güçlerinin günah keçisi bulup, kendilerini aklamak adına türlü oyunlara başvurduğunu anlatan ama yine de tüm dramatik unsurlarına, tüm hüzünlü anlarına rağmen umut aşılayan, insana vazgeçmemesi gerektiğini hatırlatan gerçek bir hikâye. Birkaç harika sahneye de sahip olan film Jim Sheridan’ın da en iyi çalışması olabilir. Açılış sahnesindeki u2 şarkısı da unutulmaz.

* Çılgınlığın Ötesinde (In the Mouth of Madness)

çılgınlığın ötesindeYönetmen: John Carpenter
Senaryo: Michael De Luca
Oyuncular: Sam Neill, Julie Carmen, Jürgen Prochnow, Charlton Heston

“Bir sigorta müfettişi olan John Trent (Sam Neill), yeni ve farklı bir iş alır. Bu seferki uğraşı, belli ki her zamankilere benzemeyecektir. Zira kaybolan korku yazarı Sutter Cane’i bulması istenir. Ancak Cane’in son romanı ‘Çılgınlığın Ötesinde’yi okuyan herkesin başına ‘garip olaylar’ gelmektedir. John da bu durumu araştırmak üzere kitaba kaynaklık yapan kasabaya gider ve… John Carpenter’ın Stephen King’e saygı duruşunda bulunduğu eseri, aslında yönetmenin tarzında bir ‘film içinde film’ olarak görülebilir. Zira bir anda kitabın içinde yaşananların gerçek olmasıyla ya da bilinçaltını açığa çıkarmasıyla gelişenler anlatılıyor esasen. Ancak ana karakter kasabaya varıp ‘lanetli kasaba’ motifi aktif hale gelince, devreye kitsch efektler giriyor. Böyle olunca da ‘mesafe’sini ve ‘soğukkanlılık’ını kaybedip ilginç bir deneme olarak kalıyor film. Ama yine de korku severler için izlenmesi keyifli bir eser olduğu söylenebilir.”

Gerçekliği, kurguyu delik deşik eden Carpenter filmi. Sam Neill’ın performansıyla da akılda kalıcı. Çoğu Carpenter filminde olduğu gibi müzikleri de güzeldi. Görsel efektleri ve makyajları da tüm kitschliğiyle b sınıfına yaklaşarak filmin tarafını belli ediyordu. Stephen King ismi de dikkat çekici… Her şeye rağmen bir Thing etkisi yaratmadı bende. Öte yandan filmin kurguyla filmsel gerçeklik, filmsel gerçeklikle izleyicinin gerçekliği arasında gidip gelen yapısı dikkat çekiciydi. Özellikle Terent’ın sinemaya gittiği sahne çok iyiydi. Terent’ın izlediği kitap uyarlamasının, bizim izlediğimizle birebir aynı olması bizim de çılgınlığa yol aldığımızın bir işareti mi? Ya da filmin tonunda bazen doğrudan, bazense gizliden sezilen alaycılığa, kitapların, filmlerin metalaşmasına, yazarların kazanma önceliklerine bir gönderme mi?

* Susuz Yaz

susuz yaz
Yönetmen: Metin Erksan
Senaryo: Neceti Cumalı, Metin Erksan, Kemal İnci
Oyuncular: Ulvi Doğan, Erol Taş, Hülya Koçyiğit

“Film susuzluk ve kadınsızlık temasını işler. Necati Cumalı’nı avukatlık yaptığı yıllardaki gözlemlerine dayanan bu psikolojik – toplumsal filmde çiftçi Osman (Erol Taş) arazisinde çıkan suyu kendi başına sahiplenmek ister, ancak suya ihtiyaçları olan diğer köylüleri karşısına alır. Bu çatışmada hapse düşen kardeşi Hasan’ın (Ulvi Doğan) karısı Bahar’a da (Hülya Koçyiğit) göz koyar.Ayrıca film Berlin Film Festivali’nde büyük ödül olan Altın Ayı’yı kazanmış ve Türk sinema tarihinde uluslararası ödül kazanan ilk film olmuştur.”

“Zalime boyun eğen adam da zalimdir.” sırf şu replik bile filmi değerli kılıyor ama bir repliklik film değil tabii ki Susuz Yaz. Su üzerinden girişilen iktidar mücadelesinde; Ağa > Erkek Kardeş > Kardeşin Eşi formülünün tüm sınırları çizdiği senaryo Erksan’ın incelikli ve kendine özgü yönetimiyle şekillenince film defalarca izlenebilecek hâle gelmiş. Erol Taş’ın oyunculuğuysa neredeyse filmin önüne geçmiş. Defalarca izlenebilecek bir klasik.

* Kayıp Çocuklar Şehri (La Cite des Enfants Perdus)

kayıpYönetmen: Marc Caro, Jean Pierre Junet
Senaryo: Marc Caro, Gilles Adrien, Guillaume Laurant
Oyuncular: Ron Perlman, Daniel Emilfork, Judith Vittet

“Kötü yürekli Krank ve adamları çılgın bir bilim adamı tarafından imal edilmişlerdir. Krank’ın en büyük acısı, rüya görme yetisinden yoksun olmasıdır. Tek çareyi, rüyalarını çalmak için kaçırdığı çocuklarda bulur. Oysa çocuklar ondan korktuğu için tek elde ettiği onların kabusları olacaktır.
Bir gün bir sirkin güçlü adamı olan One’ın küçük kardeşi de Krank’a götürülmek üzere Cyclops ve çetesi tarafından kaçırılınca esrarın ardındaki perdenin kalkmasıyla sonuçlanacak olan fantastik olaylarserisi başlamış olur. Daha önce bize Şarküteri’yi sunmuş olan çılgıncasına zeki ve dahi yönetmenler Caro ve Jeunet’den bir başyapıt daha.”

Henüz Amelie’yi izlemesem de, Şarküteri, Micmacs… , Kayıp Çocuklar Şehri üzerinden söyleyebilirim ki, bir Jean Pierre Jeunet filminden, umutsuz, heyecansız ve o filmi sevmeden ayrılmam imkansız gibi. Bunda yönetmenin beş filmde birlikte çalıştığı senarist Guillaume Laurant’ın da etkisi olmalı. Neticede Jeunet filmlerinde beni ilk çeken anlatılan hikâye oluyor. Tabii onun sinemasını salt ilgi çekici hikâyelere ve senaryolara indirgeyemeyiz. Jeunet’in hikâye anlatımındaki tercihleri de, görüntü yönetmenleriyle birlikte kurduğu görsel dünyalar da harikadır. Kayıp Çocuklar Şehri’yse yönetmenin filmografisinde en sevdiğim film oldu (şimdilik). Filmi Şarküteri ile birlikte ele alıp, tedirgin edici masallar kategorisine dahil etmek mümkün. Kayıp Çocuklar Şehri, çoğu karakteriyle renkleri akmış, ürkütücü bir panayırı andırıyor. Hemen hemen her detayı, her karakteri yaratıcılıktan payına düşeni almış. Hikâyesiyse çoğunlukla hüzünlü ama aynı zamanda eğlenceli. Oyunculuklar da asla sırıtmıyor. Özellikle Dominique Pinon’a bir parantez açıp; “Bu adam bir harika dostum”  denmeli. Üst üste filmlerini izleyebileceğini, filmografisini tüketmek isteyebileceğiniz bir yönetmen arıyorsanız Jean Pierre Jeunet’i listenin ilk sıralarına yazabilirsiniz.

* Hal Hartley Filmleri – Güven (Trust)

trust

Yönetmen: Hal Hartley
Senaryo: Hal Hartley
Oyuncular: Adrienne Shelly, Martin Donovan, Merritt Nelson

Evet geç keşfettik belki ama 2014’ün artistik rüyacılar açısından, bizim açımızdan en güzel tanışmalarından birisi oldu Hal Hartley ve filmleri. İzlediğimiz üç Hal Hartley filminden de (The Unbelievable Truth, Trust, Simple Men) büyük keyif aldık. Havada asılı kalabilen, ilginç, çoğunlukla sıradan hayatın ve aşkın karşısında beceriksiz Hartley karakterleri, karakterlerle bir uyumsuzluk havası da estiren iyi diyaloglar, ilginç, komik anlar, Hal Hartley’nin bestelediği film müzikleri, bir de elektro gitar sevdalısı yan karakterler… Çoğunlukla otoriteyle ve kendi hâline bırakılmamayla da derdi olan filmler.

“Lise terk Maria Coughlin ailesine hamile olduğunu açıklayınca, babası yere düşer ve ölür. Annesi onu evden atar, erkek arkadaşı ise terk eder. Yalnız ve evsiz kalan Maria, Matthew Slaughter ile tanışır. Matthew lise eğitimi almıştır ve elektronik aletleri tamir etmeye mükemmel bir yeteneği vardır. Fakat kaliteye olan mükemmelliyetçi yaklaşımı yüzünden bir türlü iş bulamamaktadır. Maria Matthew\’in yardım teklifini kabul ettiğinde, yaşarken değişmeye başladıkları bir ilişki başlatırlar.”

Güven’in diğer Hal Hartley filmleriyle belirgin farkları olmamakla birlikte, yönetmenin izlediğim diğer filmlerine kıyasla ana karakterini daha ilginç bulduğum ve daha çok sevdiğim bir film oldu. Martin Donovan’ın canlandırdığı karakter, elektronik eşyaları tamir etmedeki tüm üstün yeteneklerine rağmen, televizyon toplumun uyuşturucusudur, düşüncesiyle televizyon tamir etmeyecek kadar (üstelik işe ihtiyacı var) prensip sahibi, yanında patlayıp patlamayacağı belirsiz bir el bombası taşıyacak kadar da tehlikeli. Geriye kalan tüm unsurlar ise, tuhaf fakat kendi düşüncelerine sıkı sıkıya bağlı karakterler, hızla akan uzun diyaloglar, iyi müzikler, beklenmedik mizahi ve dramatik anlar, hasarlı aile ilişkileri, güzel açılış jeneriği hepsi bir Hartley filminin ana unsurları olarak tekrar karşımıza çıkıyor.

 

 

 

 

Advertisements

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s