Sibel Yükler: Fakat Ayten Bu Gidemeyişte Bir Terslik Var

“Bak Sebahattin. Bana bir fiske dahi atarsan giderim. Giderim Sebahattin. Şu hayatta bir fiske dahi atmayacağına söz ver. Neyin sözü bilmiyorum. Fakat söz ver, ki burada bir olalım,”

‘Zifaf’ odasındaydı Ayten bunu söylediğinde. Ütülü ak-pak çarşafın üzerindeki yorganda, daha gelinliğinin düğmeleri bile ilik ilikken, henüz yeni nikâhtan çıktığı kocasının gözlerine bakıyordu. Bakıyordu ve diyordu ki, “Kavlimiz olsun bu bizim. Lütfen sevgilim. Bilesin,”

Alnını, bembeyaz yumuk ellerini öperek karşısındaki güzelin gözlerinin içine baktı Sebahattin: “Şu maviye çalan gözler, şu dalgalı bakışlar. Kadınım. Henüz erişmeden sana. Kavlimizdir sevgilim. Kavlimizdir. Sana söz,”

Senelerden 949. O gün ve sonraki nice gün. Vurmadı Sebahattin Ayten’e. Bir kez olsun elini kaldırmadı. Kavliyle açtı iliklerini Ayten’in. Kavliyle öldü Sebahattin. O öldüğünde, Ayten, birlikte oturdukları masalarına bir kadeh daha koydu. Boş kadehe vurdu kadehini ve yudumladı rakısını.

Senelerden 950’de ise bir gün Ayten, kocasının koluna girmiş çıkarken yazlık sinemanın bahçesinden, döndü ve şöyle dedi: “Sebahattin be! Çıkarayım mı şu başımdakini? Ha?”

Yine gözlerinin içine baktı Sebahattin ve “Çıkar kız,” dedi. Başındaki beyaz ve kare eşarbı, saçlarının kıyısından hızlıca ve fakat usulca indirdi Ayten. “Çıkardım ve boynuma doladım, ‘oh be’ dedim Hidayet,”

Ayten. Bembeyaz teni, maviye çalan gözleri, ince uzun parmakları, zarif duruşu ve katmerli sesi olan bir kadındı. Ayten. Hidayet’in ahretliği.

Senelerden 1998. -Bunu ben söylüyorum, onlar olsa 998 derdi- Karşısında aralıklarla trenler geçen evinin balkonunda, ben ve Hidayet’le otururken anlatmıştı bunları Ayten. Çay içiyorduk, sıcaktı ve ikindiye varmıştı vakit. Ben sekiz, onlarsa yetmişiki yaşındaydı o gün. En genci yetmişikisinde olan kadınların masalarında büyüdüm ben. Ondandır yaşlılığım.

İpek kumaşa benzerdi Ayten. Konuşsa ipek, gülse ipek. Dokunsan ipeğe, değsen ipeğe. Narin ve zarif. Her daim usulca ve okşarcasına. Bir boyna ipeğin dolanması gibi dolanırdı Ayten’in ruhu ruhuna. Ah be Ayten! Ne güzel kadındın sen!

Ve gidecek neden yaratmamıştı Ayten kendine. Güzelliğine!

**

Senelerden 950. Bahçesi bereketli, içi haşmetli bir konağın güzel kızı Hidayet, amcasının oğluna mecburen ‘gelin edilince’, ağladı. Çok ağladı. “Yaşında kız kalmamış” dediler. Yirmidört yaşındaymış o vakitler. Elini soğuk suya hiç sürmemişmiş Hidayet. Eli hiç iş görmemiş de anca okumuş durmuş yılları birbirine örerek. Babasız kalınca birden, mal mülk daha kıymetli olmuş da sözleyivermişler. “Olmaz!” demiş Hidayet, sonra küçük kardeşlerini düşünmüş. Kırk gün eli gitmemiş kocasının bedenine. Kırkıncı gecenin sonunda yediği fiskeyle beraber rahmi de döllenmiş. Dememiş ki, “Bana bir fiske dahi vurursan…”

O balkonda şöyle demişti Hidayet: “Kız Ayten. Boynumda hep anahtarla gezdim ben. İpe dolayıp koynuma sakladım. Geceleri gelirdi. Eh, bilirsin yine zil zurna geberesiyece. Etimin rengini unuturdum da, en çok halıların desenini bilmiştim. Her gece bir şeklini belledim. Bazen salondaki halının, bazen holdeki. Bak o İran halısını hiç sevmem. Kan kolay silinmez çünkü! Yine bir gün böyle geldi… Hangi halının üzerine kapaklandım bilmem. Sonra koyuldum mu kapının önüne! Bir elimde Hasan, bir elimde Kenan. Kar var, kış var, biri sekizinde biri ikisinde. Çıkmışız, sokak iti gibiyiz. Ellerinden tutmuşum, yumuk yumuklar üstelik. Ta Örtmenönüne kadar gezmişiz. Ezanlar okunmaya yakın, ‘sızmıştır’ diye evin önüne varınca, anahtarı boynumdan çıkarıp da deliğe sokunca, itemedim kapıyı. Kız, koltuğu dayamış mendebur! Var gücümle itip de içeri girince, gerisin geriye dayadım kapıya koltuğu yeniden. Giriverdim erzak odasına. Çocuklar üşümüş. Hasan’ın çişi gelmiş. Bulguru doldurduğum bakraçı boşaltıp da işettim ona. Sonra sızmışız biz de. Kapının vurulmasından anladım çıktığını. Aman be Ayten! Çok çektim ya hu ben!”

Sene 979. Hasan henüz 27 yaşındayken ve hukuk fakültesinde öğrenciyken, bir gün haberi gelince ‘öldürdüler’ diye, başında saç kalmamış Hidayet’in. Bir kedisi varmış, Mercan’mış adı. Beraber ağlamışlar, Hidayet dövdükçe dizlerini, ‘Hasan’ diye ağlamış Mercan da. Sonra. Sonra gitmiş evden. Bir daha da gelmemiş. O gün, bir yudum sesiyle ayağa kalkmış ve yakasından tutmuş kocasının. Demiş ki, “Bugüne kadar evlatlarım için katlandım. Bundan böyle bir fiske dahi atarsan, giderim!” O günden sonra elini kaldırmadığı gibi ağzını da açmamış kocası. “Sazı eline mi aldın?” demişti Ayten de, “Ne sazı ayol, kafasında bardak kırdım da neye yarar ki, daha ilk gecesinde dememişken…”

Gidecek çok nedeni varmış da, yirmisekiz sene beklemiş Hidayet. Ah Hidayet, ah!

**

Sene 915. Aliye o vakitler onbeş yaşında. Kendisi Hidayet’in annesi olur. Onbeş yaşında bir çocukken dayısının oğluna ‘gelin etmişler’. O gün, “Üzülme” demiş anası, “Ben de 13’ümde bir ‘çocuk’tum. Beni sokaktan, erimi camiden topladılar. ‘Elin oğluyla ne yaparım ben aynı odada?’ dedim, koyvermediler.”

Kabarık bohçalar, işlemeli sandıklar, kayınlara-görümceye töreler, başında al tüller ve besmelelerle yollanıvermiş babasının ocağından Aliye. Sulu sokağın sekizyüz yıllık tarihine seksen adımla bakıvermiş gözünde yaşlarla: “Ne gelinler gitti” demiş, “Şu yoldan, ne ölüler indi. Bu kader benim kaderim mi, alnıma yazılmış kader beni oyunumdan eden mi? Ben miyim daha onbeşinde elleri kurumuş, beli bükülmüş? Daha dur hele” demiş, “Daha çekeceğin var. Elin ayağın nasır bağlayacak. Daha yiyecek dayağın, işiteceğin azarın var. Bir değil hem de. Kocası, anası, babası, hepiciği seni bekler. Uyandığın vakitle, yattığın vakti gözün görecek mi Aliye? Daha dur hele, daha dur.”

Sene 945. Aliye’nin kocası Abdullah, bir gün bir kadın görmüş rüyasında. İlk kez aşık olmuşmuş. Sonra bir gün yolda görüp de takip edince kadını, hemen annesine yetmiş. Annesi demiş ki “Aliye…” Kadın, seneler evvel bir adamla nişanlanıp da adam ölünce ardından, tek şartı varmış: “Ben bütün mendillerin, örtülerin kenarına ‘A’ harfi işledim. Nişanlımın adı öyle başlardı. İlla ki ‘A’ harfi ile başlasın gelecek olanın adı,” İstemiş mi Abdullah kadını. Kadın da gitmiş haliyle. Bunu duyan Aliye tez varmış karakola. Demiş ki, “Nikahlı kocam, böyleyken böyle!” Şehrin üç kolu da kapatılmış. Nezarete atmışlar ikisini de. “Oh!” demiş Aliye. Geceler geçince bir iki tane, çok ağlamış Hidayet, “babam” diye. Tekrar gitmiş karakola Aliye. “Bilmem kaç altın” demişler de, kolundan koynundan bilezikler çıkarmış. Sonra da baba evine. Tek bir şey istemiş kocasının evinden; sandığının içindeki paket paket çayı ve paket paket sigarası. Yine çok ağlamış Hidayet, bu kez de “annem” diye. Dönmüş dönmesine de, o gün kocasının karşısına geçip şöyle demiş Aliye: “Artık koca yok! Nah veririm bu nikâhı da!” Bir iki seneye ölmüş Abdullah, ardında iki çocuk daha bırakarak.

Gitmemiş Aliye, gidecek nedenini gömüp, gidememekten çıkmış ve gitmemiş. Niçin Aliye, niçin!

**

Sene 987. Yirmiüç yaşının sonlarındaymış İnci. Bir gün Kenan aşık olunca ona. Çok aşık olunca hatta. O da aşık olmuş da hiç söylememiş ama. Öyle aşık olmuş ki Kenan, ajandasına notlar düşmüş: “Saat 12:22 – İnci aradı! Saat 15:57 – İnci, üstünde siyah bir kazak ve taba bir ayakkabıyla ve dahi saçları da örülmüş yandan, geldi ve karşıma oturdu!”

Kenan. Babasının yanında yemek bile yiyemeyen Kenan, bir gün zil zurna çıkıp demişti ki babasına, “Ya İnci! Ya İnci!” Kapıyı vurup da girince odaya, baba dönüp Hidayet’e, “Gidip yarın isteyelim” demiş sonra. Sormayın, Kenan sabah çıkamamış odadan ya, ne ise.

İnci de Hidayet gibi yirmidördünde evlenmiş. Bu hikâyede, direk gitmeye giriyorum, çünkü çok gitti İnci. Hep gitti. Bir kere durmadı. Değil bedenine, yaşadığı dünyaya sığamayacak kadar taşan bir kadındı, ki hep gitti. Sonra bir gün… Sonra bir gün temelli gitti.

O gidince Kenan, her hafta cuma günleri mezarına gitti sonra. Her gidişinde menekşeler, sümbüller ekti de, bir sonraki gidişinde kökünden sökülmüş buldu hepsini. Ağlayarak gelirdi eve. Sonra bir gün dedim ki, “Papatya ekelim, bak onu ancak koparırlar. Sıkıysa kökünü çalsınlar,”

Gitti-geldi çıkmadı. “Ayaklarım tutana kadar gideceğim,” derken, bir gün gerçekten ayakları zor tutarak gitti ve üç gün sonra yoğunların bakımına düştü Kenan. İnci hastayken ve hastane köşesinde yatarken “Yine mi geldin?” demiş bir gün Kenan’a da, yoğun bakıma düşünce de hiç ayrılmamış kapısından. Bu hikâyede giden hep İnci’ydi, gitmeyense hep Kenan.

Sonra işte, her hafta dedim ya, her hafta gitti hani. Hafta dolmasın diye dördüncü günde öldü Kenan. Haftasında İnci’nin yanına gidebilmek için en fazla öldü işte.

Sekiz sene önce, İnci’nin mezar taşını yaptırırken yanının boş olduğunu görmüş ve geriye kalan tahtaları baş ile ayakucuna dikip, etrafına da taşlar dizmiş. Sekiz sene boyunca olmayan mezara kavil kesti Kenan. İşte haftası dolunca… Önce mezarlığa gittik de ‘Buraya gömülecek’ dedim. “E, bura mezar” dediler: “Tam işte, Kenan’ın mezarı. Siz şimdi gidin de ben biraz durayım,”

Dedim ki İnci’ye: “Ah be kadın! Oldu işte. Bak, seni seçti. Mutlu musun şimdi?”

En son bir hafta önce gelmiştik de nasıl çıplaktı mezarı. Fakat… Bir hafta sonra, ben bunları söylerken gördüğüm şey, okkalı bir cevap veriyordu bana;

Mezarın üstünde tek bir papatya… Ve aylardan mart…

O gün ben, en sevdiğim şeyin, gözümün önünde beyaz bir örtünün içinde elden ele taşınıp bir çukurun içine gömülüşünü seyrederken ve içim kızgın bıçaklarla oyulurken ve yetmezmiş gibi bir de üstüne toprak atılırken ve ben canımın gırtlağıma dayandığından çığlık bile atamazken, gittim sonra yanına. Yanına mı; yanlarına. Puuuufff. Bir daha geri alabiliyorsan al bakalım o gömüldüğü çukurun içinden. Oysa, şimdi buradan beraber çıkmak vardı. Eve gidip çay demlemesi vardı, gece olup da koynunda uyuması vardı. Neyse. Ne diyordum. Hah, ben böyle ölürken… Ölürken ben böyle.

İnci ilk defa gitmemiş ve ilk defa bir gelişe sevinmişti. Çiçek açmıştı işte. Tek bir papatya… Ve aylardan marttı.

Gitmişti İnci ve çiçekler açmıştı gittiği yerde. Aferindi, iyi kiydi!

**

Sene 1998. Hiç kimsenin, en çok, sevmekten korkmadığı bir ailede büyümüşken. Biri çocuklarını, biri karısını, biri kocasını, biri örtüyle kaplamayacak kadar saçını, biri çocuğunu bile bırakıp gidecek kadar özgürlüğünü, dibine ve dahi ense köküne kadar severken… Böyle bir ailede büyümüşken. Ve tüm sevdiklerim mezarların içine gömülüyorken…

Her gece, yan odadaki Kenan’ın, odasındaki televizyonu kapatmasını beklerdim. Kapatınca, biraz sonra yatağımdan usulca kalkar ve ayaklarıma çorap giyinip yavaşça çıkardım odadan. Parmaklarımın ucunda, havadaki bir kuş gibi odasının önüne gider, kapıyı kendime doğru çeker ve sessizce açardım: “Ohhh!”

Pencereden sızan ışık yüzünü ve yorganını aydınlatırdı. Ne güzel. Bak, nasıl da belli oluyor yorganın kıpırdayışı… Anladınız mı; anlamayanlara anlatayım.

Nefes alış-verişini izlerdim efendim. Nefes alış-verişini… Tüm rüyalarını bilirdim mesela, hatta bazı sabahlar rüyasını anlatırdım kendisine. Eksik olmasın, çok konuşurdu. Yatağa girdiği şekliyle uyanırdı. Fakat kıpırdardı yorganı işte göbek yerinden. Bu böyle, bu böyle gün ışıyıncaya kadar sürerdi. Hidayet’i dinlemezdim, çünkü o da eksik olmasın, horlamasıyla tüm apartmana varlığını sonsuz bir kuvvetle hissettirirdi.

Yedi sene boyunca, koynunda uyumadığım her gece, gün ışıyıncaya kadar nefesini izledim birinin. Sekizinci sene çok hasta olup da zaten başından ayrılmaz hale gelince, yine de en çok gün ışımasında rahatlardım. Heyhat! Gece öldü kendisi.

Sonra. Giden gidince, bir giden daha çıktı evden. “Dur ya hu, dur benim için” dediğim Hidayet, “Durduğum kadarı senin içindi ca’nım. Fakat, acı biberler mi sürdünüz, benim ciğerim çok yanıyor,” diyerek bir gün gitti. Ne gittiniz ama be!

Her birinin bir tutkusu vardı mesela. Hidayet çocuklarına tutkundu. Ne acı, Ayten’in Neşe’sini kaybettiği sene Hidayet de Hasan’ını kaybetmişti de, tutkun oldukları bir evlatları daha vardı. Ayten Hidayet’ten birkaç ay sonra öldü. Onun bir evladı duruyorken bana şöyle demişti telefonda: “Hidayet’in kökü kalmadı ki yaşasın!”

Ayten. Ne güzeldin sen! Sebahattin’le rakı yudumlarken de güzeldin, benle çay içerken de.

**

Aliye. Kendisine tutkundu biraz da en çok. Ne yaşadıysa, hepsini elinde sigarasıyla çayını yudumlayarak seyretti. O öldüğünde, ondan geriye bir sandık dolusu çay ve sigara kalmış. Hidayet de öyleydi. Sabahtan akşama kadar çay ve sigarayla sevişirdi. “Kuma mı gelmiş, peh” demiş. Şaman geleneği vardı Aliye’nin. Sanırım, bütün hayatı transa geçerek durdurdu Aliye.

Hep, fakat hep bir ayin halinde.

**

Hidayet. Geç kaldığı cümlesi hayatına mâl olurken ve dahi gidememişken… Bir gün şöyle demişti bana: “Herkes kendi kabuğunca yaşar hayatı. Gidemedik, fakat sen gitmesini bil. Çok gitme ama. Az git-uz git, belki dere-tepe düz git. Çok gitme, fakat gidebileceğini bil. Söylediğimi yap, yaptığımı yapma,” Cam kupada, demli ve şekersiz çay içerdi Hidayet.

Ah Hidayet, ölmese miydi baban!

**

Kenan. Sekiz sene her gün ‘İnci’ dedi. Hidayet’in yetmiş yaş üstü ev gezmelerinde, en az yetmişikisindeki kadınların asırlık sohbetlerinden zoraki kalkar, fakat sonra da koşarak eve giderdim. Girer girmez soluğu ilk aldığım yer Kenan’ın odası olurdu. Gözümü ilk diktiğim yerse tavan. “Oh! Bugün de öldürmemiş kendini,”

Söyler misin okuyucu, buradaki tutkunun en iyi yardımcı kadın oyuncusu ben değilim de kimdir?

Hiç gidememiş bir Kenan, en çok gitmeyi istedi hayatta ve gitti sonunda!

**

İnci. Bir gün beni, içine girdiğim simitle birlikte denizin ortasında bırakıp açılmıştı dubaların ötesine. Bir gün de salonun ortasında bırakıp gitmişti babasının evine. Fakat bir gün, beni de alıp gidince, pişmanlığın dibini yaşamıştı. O gün sevgili okuyucu, Kenan İnci’yi de bırakıp benim için yollara düşmüştü. Oh ya hu, sonunda edilgen olabilmiştim! Çok uzatmazsam, o gün İnci, elleriyle Kenan’ın kucağına yollamıştı beni. Yine de gelmemişti. Kadın gelmiyordu, gidiyordu ve en fazla gelmiyordu. O kadar çok gitmişti ki, bir gün temelli gitmişti.

O, en çok kendini sevmişti hayatta. Kendini de dünyaya sığamadığı için hep gitmekle cezalandırıyor ya da ödüllendiriyordu işte. Hiç bir zaman, anneliği, kadınlığının ve dahi kendisinin önüne geçemedi. Bu harika değil de nedir? Otuzüç sene gibi kısacık bir ömürde, yapabileceğinin sınırlarını oydu büyük bir tutkuyla.

Ne çok taştın be İnci, iyi ki sığamadın!

**

Ben. Ben hep hikâye dinledim ömrümde. Bebeklikten ergenliğe kadar, koca kadınların ev oturmalarında büyüdüm. Asırlık sohbetlerinde, sene 930’ları dinledim mesela. Yetmişikisinde iki kadınla çay içtim sekiz yaşımda. Ah, ne kadınlar, ne hayatlar gördüm, gördüm de ruhumu yaşlandırdım. Hepsinden aldım biraz, her birinden bir avuç yuttum da kana karıştırdım. Hepsinden bir parça var içimde. Her biriciğinden bir gitmek ve bir gidememek.

Hepsinin en büyük özelliği korkusuz korkak olmalarıydı en çok da. Bir şeyleri sevmekten asla korkmadılar. Ve o sevdiklerinin dışında her şeyden korktular. Korkmaktan korktular daha çok. Sevgi denen şey ne ürkünçtür ya hu, peki ya ondan korkmamak! Tanrılar, ulu erenler, kırklar ve yediler bizi korusun ki, -şuraya bir Sait Faik mi koysaydık, ne- sevmek öldürür ve doğurur bizi.

Ölelim, öldürelim, hey!

Ne diyordum,

Fakat Ayten, bu nasıl derin bir tutkudur böyle!

 

 

 

Advertisements

One thought on “Sibel Yükler: Fakat Ayten Bu Gidemeyişte Bir Terslik Var

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s