Metin Çalışkan: Fuat Sevimay Söyleşisi (Artistik Bellek Dergi 3. Sayı)

Epey yoğun bir dönemde olmanıza rağmen röportaj teklifimizi geri çevirmediğiniz için çok teşekkür ederiz. Ara Nağme isimli bir öykü kitabınız, AnarŞık, Aynalı isimlerinde iki romanınız, Hayal Okulu İşbaşında 1, Haydarpaşa isimlerindeyse iki çocuk kitabınız var. Aynı zamanda James Joyce’tan  çeviriler yapıyorsunuz. İlk olarak yazmaya ve çeviri yapmaya nasıl başladığınızı sormak istiyorum? Yazarlık mı yoksa çevirmenlik mi daha önceydi?

Ben teşekkür ederim. Yazmaya tamamen tesadüf eseri başladım. Can sıkıntısından. Ama sonra öyle hoşuma gitti ki devamı geldi. Hatta biraz fazla geldi de diyebilirim. Birinin beni durdurması lazım.

Önce yazarak başladım. Birçok yazar arkadaşımızın aksine, önce romanım ‘Aynalı’ yayınlandı. Sonra öyküler ve saire. Çevirmenlik, birkaç yıl sonra gelip buldu beni. Ama şimdi her ikisi de atbaşı gidiyor ve birbirini besliyor.

Pek çok iyi edebiyatçının aynı zamanda çevirmenlik yaptığını biliyoruz. Çevirmenliğin yazarlığa varsa katkıları nelerdir?

Çevirmenlik, doğrusunu söylemek gerekirse öncelikle maddi kaygılarla bulaşılan bir iş. Ama kimi zaman da çevirdiğiniz metinle öyle güzel bir ilişki yakalıyorsunuz ki kendi metniniz gibi benimsiyorsunuz. Çeviri yaparken, o dev yazarların zihninde dolaşıyorsunuz. Bence hiçbir edebi eylem, bir yazarın düşünce iklimini yakalamakta çeviri kadar etkin olamaz. İşte o büyük yazarların düşünce matematiğine ulaştığınız zaman, kendi metinlerinize de mutlaka olumlu katkısı oluyor. En azından, metin üzerinde daha sağlıklı düşünmeyi öğretiyor.

Çevirmenliğin, çevirinin zorluklarından bahsedelim biraz da. Özellikle Joyce çevirmek çok büyük emek istiyor olsa gerek. Çeviri yaparken nasıl zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Çeviriye, o kelimeyi alırım Türkçesini yazarım olur biter, diye bakıyorsanız (ki birçok çevirmen/yayıncı/okur bu kadar basit olduğunu düşünüyor), zor denemez. Ama amacınız, yazarın bütün duygu ve düşüncelerini yansıtmak ve hem de bunu, iki kere düşünerek, hem kaynak dilde hem de anadilinizde düşünerek yapmak ise, işiniz zor ve ciddi emek istiyor. Yazarı tanımakla başlayıp, deyimler argo kelimeler denizinin içine bırakıyorsunuz kendinizi. Joyce özelinde diyebilirim ki, kimi akrabalarımdan daha çok tanıyorum büyük yazarı.

Çevirmen çevirdiği metni aşağıya çekebilir mi veya yukarı taşıyabilir mi? İyi çevirmenliğin edebiyattaki önemi nedir?

Buna ben, yorum yapmak yerine iki örnekle cevap vereyim. Murat Belge’nin Joyce çevirilerine bir göz atın, bir çevirmenin (hem de onca entelektüel kimliğiyle) metni nasıl yerlerde süründürebileceğini görürsünüz. Sonra bir de Ülker İnce’nin, Ahmet Cemal’in İlknur Özdemir’in nefis çevirilerine bakın, metnin nasıl dile geldiğini görürsünüz. Dolayısıyla iyi çevirmen, edebiyatın en önemli sacayaklarından biridir.

Şimdi de Orhan Kemal Öykü Ödülü alan Ara Nağme’ye geçmek istiyorum. Ara Nağme on altı öyküden oluşuyor. Bu on altı öykü okuru oldukça farklı atmosferlere dahil ediyor. Bir öyküde tren istasyonunda çiğ börek satan Bayram’ın yaşantısına, umutlarına ortak olurken bir diğer öyküde İsa’nın sofrasına, Son Akşam Yemeği’ne katılıyoruz. Ara Nağme’deki metinler nasıl bir araya geldi?

Edebiyatın sektör tarafındaki büyüklerimiz, öykü kitabında bütün öykülerin aynı dile üsluba sahip olması gerektiği (okuru yakalama kaygısı), takip eden kitaplarda da aynı dilin devam etmesi gerektiği (satış kaygısı) gibi öğütler verirler. Ara Nağme’deki öyküler ise, benim bilinçli tercihimle beş benzemezdir. Dil, üslup, dönem, konu, kurgu ve sair açısından hepsi birbirinden farklıdır. Bir araya gelmelerinin tek etmeni, beni edebi açıdan tatmin etmiş olmalarıdır. Şu ana kadar okuru da tatmin ettiklerini düşünüyorum.

Ara Nağme’de iyi yazılmış karakterler kadar o karakterlerin nefes aldığı mekânlarda ön planda. Özellikle kitabın en uzun öyküsü olan Sen Bana Kapalı Çarşı’da epey belirgin bir özellik bu. Kapalı Çarşı’yı ayakta tutan birbirine aşık iki sütunun öyküsünün arka planında Kapalı Çarşı’nın inşa edilmesiyle başlayıp ellili yıllara uzanan, değişimi hissettiğimiz tarihi bir yolculuğa çıkıyoruz. Sen Bana Kapalı Çarşı nasıl ortaya çıktı? Yazdığınız öykülerde zaman, mekân sizin için ne kadar değerli?

Kapalıçarşı, benim çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda yaz tatillerinde çalıştığım mekândır. Benim için büyüsünü hiçbir zaman yitirmez. Öykülerde, romanlarda mekân olarak seçtiğim yerler genelde, bir şekilde bende iz bırakan yerlerdir. Kapalıçarşı, İzmir, Sulukule, Bursa, en fazla da Erenköy gibi. Mekân ve zaman çok önemli çünkü tüm o kelimelerimizi aslında içimizde yer eden o mekân ve zamanlarda biriktiriyoruz.

Değişen gündelik hayatlar ve toplumsal yaşam meselesi Emel’i Beklerken metninde de karşımıza çıkıyor. Geçen zamanı, zamanın dışındaki bir karakter aracılığıyla öğreniyoruz. Bu metin, benim için kitabınızda en sevdiğim aynı zamanda en çok sarsıldığım öykülerden birisi oldu. Emel’i Beklerken’i yazmanızı sağlayan, sizi tetikleyen neydi?

Yaşı kırk ve üstü olanlar bu memlekette 12 Eylül dehşetini yaşadı. Binlerce can yitti ve ölenlerin arasında ne o tarafta ne bu tarafta olmayanlar da vardı. “Emel’i Beklerken”in isimsiz kahramanı, yitirdiğimiz tüm o gençlere bir selamdır. Bir o kadar da Ali İsmail’e, Abdocan’a Ahmet Atakan’a Ethem’e. Bu memlekette Berkin öldürüldü ve kimilerimiz halen, ısrarla, ‘ama’lı cümleler kuruyor. Emelim gençler ölürken bütün ‘ama’ların sustuğu bir ülkede yaşamak. O öykü bu nedenle yazıldı.

Ara Nağme’nin beklemekle, delilikle ilgili dertleri var gibi. Beklemek, genellikle gelmeyeceği bilinen karakterleri beklemek şeklinde ortaya çıkıyor, delilikse tıbbi anlamda deliliği değil, toplum dışına itilmişliği işaret ediyor. Bu meselelerde sizi çeken nedir?

İçinde yaşadığımız/yaşatıldığımız sistem, bize hep bir şeyleri beklememiz gerektiğini ve bunlar gerçekleşince mutlu olacağımızı söylüyor  ve o şey (her ne ise artık) ya asla gerçekleşmiyor ya da gerçekleştiğinde de mutlu falan olmuyoruz. Çünkü aslında çok daha basit olan, anın tadını çıkarma hikayesini unuttuk/unutturulduk. Çünkü olur a, yaşadığımız andan keyif alırsak mutlu oluruz, mutlu olursak düşünmeye başlarız, sorgularız falan filan. Allah muhafaza. Bu sistem için felaket olur. Öykülerden birinde vardır, kızın tek düşü kendisini karların içine bırakmak. Bu kadar basit şeyleri dahi ancak hayal edebilir hale geldik. Mutlu olmak çok da zor değil aslında, değil mi?

Deliliğe gelince, ah delilik. Beylik laflar etmeyelim şimdi, belki de onlar akıllı biz deliyizdir, gibi. Ama çok isterdim günün birinde bir deliyi gerçekten yazabilmeyi. Belki bizzat delirip otobiyografi yazarım, kulağa hoş geliyor.

Ara Nağme ile ilgili son olarak Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü sormak istiyorum. Ödül aldığınızı duyduğunuzda neler hissettiniz? Edebiyat ödülleri, yazarlar ve kitaplar açısından ne kadar değerli?

Ödül, doğru kurum ve jüri tarafından verilmişse, ortada isim/kitap parlatmak için girişilen ahbap çavuş ilişkileri yoksa, elbette çok değerli. İtici güç. Adınız ‘Orhan Kemal’le anılıyor, insan daha ne ister ki.

Biraz da AnarŞık romanınız ile ilgili konuşalım dilerseniz. AnarŞık’ı ilk okuduğumda uzun zamandır aradığım tonda bir kitap, diye düşünmüştüm. Yaşanan acılara farklı, kara mizaha yakın bir bakışı vardı romanın. Bir öykü akşamında, “Acının farklı biçimlerde de ele alınabileceğine inanıyorum.” demiştiniz. AnarŞık söyleminizi karşılayan epey iyi bir örnek. Romanın yazım süreci nasıl gelişti ve acıyı farklı bir biçimde ele almaya nasıl yöneldiniz?

Edebiyatın içinde çok tartıştığımız bir kavram var; “Edebiyat bir şeyleri dert edinir, o nedenle biraz kasvetli, hüzünlü, acılara eğilir olması gerekir” şeklinde. Ben bu fikre bütünüyle karşıyım. Evet AnarŞık ironik dili olan bir roman ve bu tarafıyla da sevildi ama sadece AnarŞık adına söylemiyorum. Gezi’de edilen sözlerin ki birçoğu edebiyatın tillahıdır ve o duvar yazılarının, şiirlerin, sözlerin, bir şeyleri dert edinmediğini söyleyebilir miyiz? Bence, yine birileri, bizim gülmemizi de istemiyor. Tam da o nedenle, inadına kahkaha ve yaşasın sistemle barışmayan Kürdan ve ceberut devletten sıtkı sıyrılan Amir.

AnarŞık’ın bir başka dikkat çekici noktası da sinematografik bir atmosferinin, kurgusunun olması. Komiser ve sorguladığı karakterler şeklinde ilerleyen metin bende iyi bir film olabileceği hissiyatını bırakmıştı. Çok geçmeden AnarŞık’ın tiyatroya uyarlandığı haberini aldım. Böyle bir kurgunun avantajları veya dezavantajları oldu mu? Bir de AnarŞık oyunun ortaya çıkışını sormak istiyorum.

Bir söz söylediyseniz, bir fikriniz varsa, bunun mümkün olduğunca çok kişiye ulaşmasını istersiniz. Ben yazdım, hiç umurumda değil kaç kişinin okuduğu, duyduğu, gibi bir söylemi samimi bulmuyorum. Ben de o nedenle, AnarŞık tiyatro metni olabilir mi fikri ortaya çıktığında, fikirlerimin 300 – 500 kişiye daha ulaşacağını düşünerek çok mutlu oldum. Sevgili Hocam Jale Sancak’ın önerisiydi ve iyi ki de önermiş. Bir de, sizin düşündüğünüz kişi, olay, mekan ve sairin, yönetmen ve oyuncular elinde başka şekilde canlanması ufkunuzu açıyor. Roman ve tiyatro oyunu biraz farklılar ve bu nedenle de çok memnunum.

Son olarak çocuk kitabınız Hayal Okulu İşbaşında 1’e değinelim istiyorum. İlk olarak genel bir soru, bu kitabı yazarken diğer kitaplarınıza göre farklı bir yol izlediniz mi? Çocuk kitabı yazmanın, çocuklara yönelik bir edebi dünya yaratmanın nasıl güçlükleri oldu?

Çocuk kitabı yazmak, büyükler için bir şeyler kaleme almaktan çok daha zor. Çünkü seslendiğiniz kişiler, henüz o saflığını yitirmemiş, hayal dünyaları sonuna kadar açık çocuklar. Onlara, şöyle düşünün, doğrusu budur demek ne kadar da saçma belki de. O nedenle ben, çocuklardan yardım alıp, onların hayal dünyasında yolculuk yapmaya çalıştım. Birlikte geziyoruz hayallerde, İspanya senin Japonya benim.

Hayal Okulu İşbaşında 1, öğrencilerine gözlerini kapatıp beş dakika hayal kurmalarını söyleyen, bu oyunu derslerinde süreklilik haline getiren Türkçe Öğretmeni Ebru gibi bir karaktere sahip. Ebru Öğretmen, çocuklara sınırların aşılabileceğini, dünyanın ne kadar geniş olduğunu, hayal gücünün eşsizliğini öğretiyor. Yani çocukları tektipleştirmekten çok onları yaratıcı, özgün bireylere dönüştürmeyi hedefliyor. Ebru Öğretmen’i nasıl tasarladınız? Hayal kurmak her şeyin başlangıcı mıdır?

Yakın çevremde (eşim başta olmak üzere) çok fazla öğretmen var ve onlarla konuştuğum zaman, yine sistemin nasıl da kalıplar üzerine yürüdüğünü görüyorum. Bir öğretmenin müfredat (ne sevimsiz kelime) dışında çaba gösterdiğini, çocukların yaratıcılına ve hayallerine seslendiğini duyduğumuzda ne kadar mutlu oluyor, biraz da şaşırıyoruz. Aslında olması gereken bu. Ebru Öğretmen bu düşünceyi temsil ediyor ve çocukların hayallerine sonuna kadar güveniyor.

Kitapta, hayal gücü sayesinde çocuklar pek çok önemli ana tanıklık ediyor. Bilimin, tarihin, sanatın, sporun eşsiz isimleri de bu anlara tanıklık ediyor. Hayal gücü oyunu imkansızlığın olmadığının da altını çiziyor. Bu oyunda en çok etkilendiğim bölümler, Efe ile Kerem’in Floransa’da Michelangelo ve Da Vinci’yle tanışmaları, Efe’nin, Kaan’ın Real Madrid formasıyla sahaya çıkmaları oldu. Ne olursa olsun Hayal Okulu İşbaşında 1 farklı, cezbedici bölümlere sahip. Bu bölümleri oluştururken nelere dikkat ettiniz?

Kendi çocukluğuma dönüp, dünyanın ve zamanın sınırları olmasa, ben nerelerde kimlerle olmak isterdim, sorusunu sordum önce kendime. Floransa, Madrid o mekanların, Da Vinci ve Mourniho da o kişilerin başında geliyordu. Ben de, hazır elimde imkan varken hayalini kurdum ve yazdım.

Ufukta bekleyebileceğimiz bir kitap var mı? Şu sıralar ne üzerine çalışıyorsunuz?

Şu an bütün zamanımı James Joyce’un çevrilemez eseri Finnegans Wake’i çevirmek alıyor. O nedenle yeni bir şey yazamıyorum. Ama daha önceden bitirmiş olduğum bir roman (yine Kapalıçarşı üzerine) ve yeni baskılar için düzeltiler gibi şeylerle de uğraşıyorum bir yandan.

Röportaj teklifimizi geri çevirmediğiniz için tekrar çok teşekkürler. Söylemek istediğiniz son bir şey?

Bu söyleşiden önce Enis Batur’un, edebiyatın önemli kollarından birisi olan söyleşinin, son yıllarda ne kadar da ucuzladığını, basmakalıp sorulara indirgendiğini, belirttiği bir yazısını okuyordum. Tam da üstüne senin, ince çalışılmış, emek harcanmış soruların geldi. Söyleşi, okur kimliğimle benim de çok değer verdiğim ve aynen Enis Batur gibi, neden bu kadar sığlaştı, diye düşündüğüm bir tür. O nedenle, emeğin ve iyi hazırlanmış soruların için çok teşekkür ediyorum.

Advertisements

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s