Sinemada İzlediğimiz Filmler İlk Beş

Artık 2013 listelerinin patlama yaptığı dönemdeyiz. Biz de bu klişeye ortak olmalıydık. Tabii, kim takar bizim listeleri, orası ayrı. Neticede IMDB değiliz, profesyonel yazar değiliz, kültür-sanat konusunda ahkam kesecek hiç değiliz. Yine de bir bakın, belki ilginizi çeker.

5_ Monsieur Lazhar (Canım Öğretmenim)

monsieur lazhar

Kısaca: “Cezayirli bir göçmen olan Bachir Lazhar trajik bir şekilde ölen bir ilkokul öğretmeninin yerini alması üzerine işe alınır. Sınıf uzun bir iyileşme sürecinden geçerken, hiç kimse Bachir’in acılı geçmiş hayatının; hatta her an sınırdışı edilme riski altında olduğunun farkında değildir.”

Kanada’nın 2012 oscar adayı, 2012 Aralık ayında izleyebilmiştik, 2013 listesine dahilettik. Yeşilçam Sineması’nda izlediğim ilk film. Naif, dokunaklı bir anlatımın yanı sıra acılarını bağıra çağıra yaşamayan karakterleri, göçmenliğe bakış açısı gibi unsurlarıyla da tesadüfen karşılaşıp sevdiğim film.

4_ Ginger & Rosa (Bir Hayalimiz Vardı)

Kısaca: “1960´larda Londra´da aşk, masumiyet, caz ve devrim…

Ginger ve hırçın Rosa ayrılmaz bir ikilidir. Okulu birlikte asarlar, aşk, din, siyaset ve saç modelleri hakkında konuşurlar ve bezgin annelerinin tutsak kaldığı evcimen hayatlardan daha fazlasını düşlerler.”

İstanbul Film Festivali’nde izlemiştim sanırım. Sonra vizyona girdi. Bana göre bu yılın hak ettiği değeri göremeyen, gözden kaçan filmlerinden. Dramatik etkisi yüksek bir yol ve dostluk filmi. Müzikleri de gayet iyi. En önemlisi ise Elle Fanning’in parçalanmış ailesinin, büyüme sancılarının yükünü taşıyamayan Ginger karakterindeki performansı.

3_ No

no

Kısaca: “Yönetmeni Pablo Larraín’e Cannes’da C.I.C.A.E. ödülünü kazandıran, Şili’nin 2013 Yabancı Film Oscar adayı No, 1988 yılında, Pinochet’nin baskıcı rejimi sırasında geçiyor. Gael García Bernal’in canlandırdığı reklamcı, muhalifler için hazırladığı bir kampanyayla sıra dışı bir özgürlük hareketine imza atıyor.”

 Eski bir video kasedi sinemada izlemek. No’yu teknik anlamda böyle anlatabiliriz sanırım. Pablo Larrain’in tercihi, filmin belgesele yakın durmasını sağlamış. Bernal’in tek başına sırtladığı film Pinochet dönemine dair net bir bakış açısı sunuyor. Asıl ilgi çekici tarafı ise reklam kampanyasındaki gülümseten tavrı.

Anlattığı öyküyü mümkün mertebe sömürmeden aktarıyor film. Barındırdığı ironi harika. Kapitalist düzenin önemli silahı reklamcılığın, sosyalistler, demokratlar vesaire tarafından bir diktatörlüğü devirmek için kullanılması.

2_ Yozgat Blues

Kısaca: “Yozgat, Yavuz ve Neşe’nin hikayesinin başladığı ya da bittiği yerdir… Aldıkları bir iş teklifi sonrasında Yozgat’a taşınan müzik öğretmeni ve şarkıcı Yavuz ve öğrencisi Neşe hayatlarının önemli bir dönüm noktasına adım atmak üzeredir. İcra ettikleri müzik türüyle bu yeni şehirde kimsenin ilgisini çekemeyen ikilinin çabalarına, buraya taşındıkları ilk günlerde tanıştıkları Sabri’nin yardımları da eklenir ancak sonuç yine olumsuzdur. Bu olumsuz sonuç beklenmedik gelişmeleri de beraberinde getirir…”

Listeye son anda eklenen film. Tabii yıl boyunca daha iyilerini izlemişizdir. Yine de, taşra filmlerini başka bir noktaya götürme çabası ve uzun zamandır sinemamızda yer almayan, eli yüzü düzgün, ölçülü mizahı övgüye değer. Mahmut Fazıl Coşkun takip edilmeli. Filmdeki oyunculuk performansları ise epey doğal. Nadir Sarıbacak’ın canlandırdığı karaktere, oyunculuğuna ayrıca işaretleyelim.

1_ Pieta (Acı)

Kısaca: “Tefeciler için çalışan acımasız bir adam (Lee Jung-Jin) şöyle ya da böyle bir şekilde borçlulardan para almaktadır. Bir gün, bir kadın (Jo Min-Su) onun annesi olduğunda ısrar ederek onun karşısında durur.”

“Duk sinemasına ilk defa yakınlaşacak seyirciler için doğru bir tercih olmayabilir “Pieta”. Zira yönetmenin filmografisinde belki biçimsel anlamda değil ama öykü anlatımı anlamında ufak tefek farklılıkar barındıran bir film oldu izlediğim.

Sert bir intikam öyküsü sunuyor “Pieta”. Sindirilmesi aman aman kolay değil. Duk’un hemen hiçbir filmi rahat sindirilmez zaten. Sizinle uzunca bir müddet yürür gelir. Yönetmenin Fransa’da sinema (ya da güzel sanatlar) okumasının uzantılarını görsel anlamda görmek mevcut. “Pieta” dışında çoğunlukla bu izlenime kapılmıştım. Fakat bu filmde böyle bir izlenim edinmedim.

“Acı” filmi Kore Sineması’nın vazgeçilmez tematiği intikam olgusu nedeniyle pek çok filmle karşılaştırılabilir, benzeşlik kurulabilir. Fakat ayrıldığı noktalar filmin alttan alta işlediği, yalnızlık, sevgisizlik, iletişimsizlik, kapital yerleşim kültürü, sanayi toplumu gibi olgular göz ardı edilmemelidir. Sanırım Duk’un şiddetle alakalı seçimlerinin iş makinelerinde (çoğunlukla) olması bilinçli bir seçimdir. Ayrıca, kıyısından köşesinden, çevresel, bireysel gelişim faktörleri, suç nedenleri de tartışmaya açılır. Böylece film estetik veya stilize bir şiddet gösterisi sunmaz.

Ayrıca, filmi basit bir intikam öyküsü olarak da görmedim. Tam tersine, bir merhamet hikayesi anlatıyor. Konusunu sömürmüyor, izleyiciye saygı duyuyor.

Duk atmosferine alışık olanların kesinlikle izlemesi gereken bir yapım. Diğerleri içinse bir Duk filmi izledikten sonra “Pieta”nın seyredilmesi tavsiyedir…”
Metin Çalışkan

Advertisements

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s