Metin Çalışkan: İnsan Doğasına Uzanan Sinematografik Bakış

ölüler evinden

“Ölüler Evinden Anılar” Dostoyevski’nin kaleminden çıkma bir hapishane romanıdır. Yazar kitabının başında, anlatının Aleksandr Petroviç Goryançikof adlı eski bir asilzadenin notlarından derlendiğini belirtir. Dostoyevski derlemede sinematografik bir üslupla insan doğasının izlerini takip eder. Aynı zamanda da hapishanedeki karakterler üzerinden Rus toplumunun dönemsel fotoğraflarına ulaşma çabasına girişir. (yazımda bu dönemsel fotoğrafa ilişmeyeceğim)

Yazım boyunca en çok iki karakter üzerinde duracağımı belirtmek isterim: Sirotkin ve Petrof. Metnin sık ağaçlı bir ormanı andıran karakter sayısı nedeniyle böyle bir indirgemeye gitmek zorunda kaldım. Sirotkin’i ve Petrof’u seçme nedenim ise, insan doğasının iki zıt kutbunu temsil eden karakterler olarak romanda yerlerini almalarıydı. Ancak daha sonra da açıklayacağım nedenlerle Petrof’a ağırlık vereceğim.

Hepsinden önce biraz, “Ölüler Evinden Anılar” ın biyografik nitelik taşıyan ipuçlarını takip etmek istiyorum.

Kimin Derlemesi?

“Ölüler evinden Anılar” romanın önsözüne bakılırsa, Dostoyevski’nin bu kitabı aslen bir derlemedir. Yani Dostoyevski bir nevi aktarıcıdır. Yazar Aleksandr Petroviç Goryançikof’un hapishane anılarının belirli kısımlarını yayınlar.

Dostoyevski’nin biyografisi düşünüldüğünde, kendisinin pekala kitabın yazarı olabileceği görülecektir. Henri Troyat’ın Dostoyevski biyografisinde detaylarıyla anlattığı bir dava sonucunda yazarın Sibirya’ya sürgüne gönderildiği belirtilir. (23 Nisan 1849 – sürgüne yollandığı tarih)

Bir diğer ipucu ise üsluptur. Roman başarılı sahne kurulumları, ince ince örülen ruh tahlilleriyle dikkat çeker. Sadece Dostoyevski’nin kaleminden çıkabilecek bir güçle anlatılır metin. Aleksandr Petroviç Goryançikof’un (eğer böyle bir şahıs varsa) Dostoyevski’ye yakın bir anlatım yakalaması imkansıza yakındır.

György Lukacs’da “Avrupa Edebiyatı ve Varoluşçuluk” kitabında Dostoyevski’ye değinir. Dostoyevski’nin hapishanede yazdığı anıları olarak, “Ölüler Evinden Anılar” romanını işaret eder. Üstüne üstlük Kumarbaz’ın da biyografik özellikler taşıdığı düşünüldüğünde, “Ölüler Evinden Anılar” metninin de aynı özellikleri taşıması şaşırtıcı olmayacaktır.

Bir anlatının yazarının -kendisi tarafından- başkası olduğunu idda etmek, edebiyatta sıklıkla olmasa da çokça kullanılan bir yöntemdir. Örneğin Boris Vian, Vernon Sullivan romanlarının çevirmenidir. Ancak aslında Boris Vian, Sullivan romanlarının gerçek yazarıdır. Anlatılarının fazla tepki görmesinden çekindiği için böyle bir yola başvurmuştur.

(Tüm bu bilgiler dahilinde, yazımın devamında kitabın ana karakterini Dostoyevski olarak adlandıracağım.)

 

 

 

Sinematografik Üslübun Romandaki Yeri

Belirli bir dönemin Rus romanları ele alalım veya Gorki, Tolstoy, Gogol gibi isimler düşünelim. Yaptığımız zihinsel egzersizdeki metinlerin ortak yönlerinden birisi de sinematografik üslup olacaktır. Hakikaten de sinematografik anlatımın başarıyla kurulması, romanların anlatım gücüne güç katar. Neden bazı metinler okunurken daha etkilidir? Ya da neden bazı roman karakterlerini, kanlı canlı bir biçimde tahayül etmek bize kolay gelir? Evet hepsinin pek çok dayanağı vardır. Dilin iyi kullanılması, olay örgüsünün sekteye uğramayacak biçimde örülmesi vesaire… Yine de hepsinin yanına eklenecek başarılı bir sinematografik anlatım romanı olumlu yönde geliştirecektir.

Örneğin kitabın henüz giriş kısmında, Dostoyevski’nin hapishaneyi tasvir ettiği bölüm bulunmaktadır.

“…Şarampollerin boşluklarından dışarıya bakmaya çalıştığımız vakitler küçük bir ufuk parçasıyla gece gündüz muhafızların kolaçan ettiği ve her tarafı sararmış uzun otlarla kaplı yüksekçe bir tepe görebiliyorduk. Ve yıllar geçse bile, şarampolün boşluklarından dışarıya baktıkça aynı kale duvarlarını, aynı nöbetçileri, aynı ufku, ama kaleden görünen göğü değil, başka bir gök, özgürlüğün göğünü göreceğimizi geçiriyorduk aklımızdan.”

Sinematografik üslubun başarıyla kullanıldığı alıntı bize gösterdikleriyle, hem hapishanenin fiziksel kısmından bir parça, hem de mahkumların özgürlükle ilişkisi üzerinden onların psikolojileriyle alakalı ipuçları sunar.

İyi bir sinematografik anlatım, detaylı bir biçimde, özenle kurulan, metne genellikle doğrudan hizmet eden sahne kurulumlarıyla gerçekleşir. Peki sahne kurulumunu belirleyen sınırlar nelerdir?

Salih Bolat, “Öykü Yazma Teknikleri” çalışmasında F.A Rockwell’in alıntısıyla konuya açıklık getirir. Yazar Rockwelle’e göre bir sahnenin;

-Zaman sınırı

-Yer Sınırı

-Duygu Sınırı mevcuttur.

Ayrıca sahne belirgin karakterler üzerinden kurulur ve sahnenin karmaşıklığının canlı tutulması sağlanmalıdır.

Son kısma doğrudan katılmamakla beraber “Ölü Evinden Anılar” ın sahne kurulumunun çoğunlukla zaman, yer, duygu sınırlarına bağlı kalarak gerçekleştiğini söyleyebilirim. Ardından Dostoyevski’nin anlatımındaki yoğun sinematografik üslup ile roman okuyucuyu kıskıvrak yakalar.

Dostoyevski’nin Belgesel Kamerası

Yeni bir yaşama başladığınızda ilk yapacağınız eylem, o yaşamın karakterlerini, koşullarını incelemek olacaktır. Böylece nasıl bir tutum sergileyebileceğinize karar verebilirsiniz. Kimlerle anlaşıp, kimlerle anlaşamayacağınızı az çok tahmin edebilirsiniz. En nihayetinde oraya adapte olmamayı bile düşünebilirsiniz.

“Ölüler Evinden Anıları” okurken beni cezbeden unsurlardan birisi buydu. Dostoyevski, kendisi için tanıdık olmayan hapishane dünyasında her şeye büyük bir merakla fakat temkinli bir şekilde yaklaşıyordu. Bir nevi belgeselci gibi hareket ediyordu. Öznel kamerasını doğru zamanda, doğru taraftan baktırabiliyordu. Fakat bir belgeselciden ayrı olarak, yargılarda da bulunuyordu. Gerek karakterlerin geçmişi hakkında öğrendikleriyle (ki genellikle işledikleri suçları hususunda bilgi edinebiliyordu) gerek karakterlerle paylaştıklarıyla yargılarını besliyordu.

Albert Camus “Düşüş” kitabında yargılanmanın insanın maruz kalabileceği en büyük felaketlerden olabileceğine dair bir bölüm yazar. Kastettiği adalet karşısında yargılanmaktan ziyade, insan karşısında yargılanmaktır. Yargı cümleleriyle mücadele etmektir. Dostoyevski’nin kitabında yaptığı ise hapishanenin, karakterleriyle, fiziksel yapısıyla, kurallarıyla, topluma tuttuğu ışıkla yarattığı merak karşısında takındığı tavırdır.

Yukarıda yazdıklarım sonucunda; “Ölüler Evinden Anılar” romanındaki karakterleri hem çok iyi tanırız, hem de Dostoyevski’nin kafasındaki soru işaretlerini paylaşırız. Şimdi bu karaktelerden ikisi olan, Sirotkin ile Petrof’a değineceğim.

 

İnsan Doğasının İki Zıt Kutbu Mu?

Daha önce de belirttiğim gibi, “Ölüler Evinden Anılar” romanında Dostoyevski yargılarda bulunmaktan kaçınmaz. Bu noktada bir ayrım yapmak iyi olacaktır. Yazarın, bilgisine ulaşabildiği herkesle alakalı bir fikri, yargısı vardır. Etkileşim içinde olduklarına dair fikirleri ise paylaştıkları zamanla orantılı olarak gelişir. Onların da suçlarını bilir çoğunlukla. Fakat onları çok boyutlu olarak ele alabilir. Zaten karakterle hakkındaki soru işaretleri de bu çatışmadan doğar. Hapishaneye düştükleri suçların ağırlığıyla, hapishanedeki tutumları ya da Dostoyevski’ye karşı davranışları. Yani ne kadar nesnel bir tutum izlenmeye çalışılsa da belgeselci kameranın sarsılması engellenemez.

Sirotkin ve Petrof insan doğasına atfedilebilecek keskin karakterlerdir. Dostoyevski ikisini de çok boyutlu ele alabilmiştir. Ayrıca ikisi de oldukça farklı kişiliklerdir.

Sirotkin tasvir edilmeye başladığı an ardarda iyi özellikleri sıralanır. Yakışıklıdır, içki içmemektedir, kumar oynamaz, çocuksudur ayrıca. Tepkilerini, sevincini, üzüntüsünü gizlemeye gerek duymaz. Dostoyevski sıraladığı tüm iyi nitelikleri sarsmadan, Sirotkin’in cinayet suçundan mahkum olduğunu anlatır. Kendisi bile ilk başta inanmaz buna. Ona göre Sirotkin kimseyi öldüremez. Cinayet işleyebilecek bir tip değildir Sirotkin.

Cinayet işleyebilecek tip, cinayet işlemeyecek tip… İnsan doğasının kötücül ve iyicil yapısına işaret edebilir. Dostoyevski kitap boyunca ne Sirotkin ne de Petrof ile bu sorunsala net cevaplar vermez. Anlattıklarıyla çevresel faktörleri de (örneğin Bakluşin’in bir hiç uğruna, aşk uğruna üstelik neredeyse kazara cinayet işlemesi) metnin içine yerleştirir.

Petrof’a dönecek olursak. Petrof, Sirotkin ne denli onanacak bir biçimde tanıtıldıysa o da aynı ölçüde onanmayacak hatta korkulacak bir biçimde tanıtılır.

Akim Akimiç Petrof için şunları söyler: “ En küçük hevesini gerçekleştirmek istediği zaman kimse onun önüne geçemez. Aklına eserse sizi boğazlayabilir. Gözünü bile kırpmadan kafanızı keser.”

İnsan doğasının izlerini takip etmeye devam edelim. Petrof neredeyse bir canavar haline bürünür zihnimizde. Alıntıladığım bölümün benim için en önemli kısmı “heves” sözcüğüdür. Heves, devamlı, uzun süreli olabileceği gibi, anlık da olabilir. Gelip geçici bir durum olabilir. Petrof bu gelip geçici durum için bile insanı boğazlamaktan çekinmez. Sirotkin’den tamamen ayrıksı bir bölgede durur. Yine de ikisi de cinayet suçundan mahkumdurlar.

Petrof, Dostoyevski’yle iletişim kurduğu andan itibaren asla kötücül anlatılmaz. Dostoyevski’nin ona dair ilginç bir anlatımı mevcuttur.

“Bu çeşit insanlar karışıklık ve devrim çağlarında birden ön saflara geçmek, hareketlerde önemli bir yer alarak, bütün güçlerini kullanmak ve ortaya dökmek fırsatını bulurlar. Böyle bir hareketin en faal üyesi veya başlatıcısı olurlar.”

Sirotkin ile Petrof mukayese edildiğinde ikisinin de insan doğasının net bir tarifi olamayacağına yönelik karakterler olduğu düşünülebilir. İkisi de kötü eylemlerde bulunmuşlardır. Birisi mizaç olarak daha iyi çizilmişken öteki daha kötü çizilmiştir. Demek ki, iyi veya kötüyü tüm insanlığın kökenine, doğasına yormak gerçekçi olmayabilir.

Petrof Devam…

Sirotkin’i bir kenera bırakırsak, “Ölü Evinden Anılar” ın benim için en ilgi çekici karakteri Petrof’tu. Dayak cezasına çarptırılıdığında Binbaşı’yı öldürmek istemişti. Gözü karaydı. Aynı zamanda Dostoyevski’ye tuhaf sorular soruyordu.

“Sizden bir şey sormak istiyorum. Napolyon’la ilgili bir şey. Bu Napolyon, 1812’de yurdumuza saldıran Napolyon’un akrabası değil mi?”

Petrof’un bu sorularla alakalı amacını Dostoyevski kadar merak ediyordum. Bir şeyler öğrenmek istediği kesindi. Bana göre ise işin içinde fazlası vardı.

 

 

Hemen her yerde Dostoyevski’ye yardım ediyordu. Ondan para da çalıyor hiçbir şey olmamış şekilde davranıyordu. Sanırım onunla alakalı en net bilgiyi şu cümleler verecektir.

“Petrof’ta öteki forsalarda görülen ukalalıktan eser yoktu…

… Öyle kimseler vardır ki tek adam öldürmemiş oldukları halde, altı cana kıymış katillerden daha korkunçturlar…”

İnsan Doğasına Yapılan Baskı: “Sınıfsal Fark”

Romanın bir diğer tematiği ise sınıfsal farktır. Dostoyevski anlatısı boyuncu çeşitli bölümlerde bu farkı hisseder, okuyucuya hissettirir. Oysa ki, metnin geçtiği yer bir hapishanedir. Hapishane aslında herkesin kanun önünde eşit olmasının simgelerindendir. Buna rağmen, alt sınıfa mensup mahkumlar, üst sınıftan mahkumlara hoş bakmazlar.

“… Kimse Gazine’e yapma demedi. Yüksek sınıftan öylesine nefret ediyorlardı ki, bizi tehlike içinde aciz durumda görmekten zevk duyuyorlardı.”

Sidney Pollack’ın “Sarhoş Atlar Zamanında” filminde ise buna benzer bir diyalog geçer. İnsanlık dışı bir yarışma mevcuttur. Sunucu sorulan soruya: “çünkü onlar kendilerinden kötü durumda olanları görmekten hoşlanıyor…” benzeri bir cevap verir. Kaldı ki orada izleyicilerle, yarışanlar arasında sınıfsal farklılık çok fazla vurgulanmamıştır. İki anlatımdan, insan doğasına yönelik; “kendimizden kötü durumda olanı görmekten gizliden keyif duyarız.” gibi benim inanmadığım bir sonuç çıkabilir.

Tekrar kitaba dönersek, örnek olarak Dostoyevski’nin kendi sınıfsal düzeyindeki dostuyla çay içtiği bir sahneden de bahsedebiliriz. Sahnede mahkumlar çay içenlere öfkeyle bakarlar. Bunun nedeni ise çay içmelerinden veya geri kalanların çay içememesi değil, çay içenlerin üst sınıfa ait insanlar olmalarıdır.

Nihayetinde “Ölü Evinden Anılar” özellikle Sirotkin ve Petrof üzerinden insan doğasına dair çıkarımlar yapılabilecek, sinematografik üslubu üst düzeyde başarıyla kullanan bir Dostoyevski romanı olarak dikkat çekiyor. Hatta fazlasını vaad ediyor.

Metin Çalışkan

Alıntılar ve Kaynakça:

Henri Troyat – Dostoyevski

György Lukacs – Avrupa Edebiyatı ve Varoluşçuluk

Boris Vian – Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek

Salih Bolat – Öykü Yazma Teknikleri

Albert Camus – Düşüş

Sidney Pollack – Atları da Vururlar

* Bu yazı daha önce Roman Kahramanları dergisinde yayınlanmıştır.

 

Advertisements

Ne yazsam

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s